ANASAYFA EDEBÎ YORUM HER ŞEY SADECE, YAŞANDIĞI GİBİ
HER ŞEY SADECE, YAŞANDIĞI GİBİ

HER ŞEY SADECE, YAŞANDIĞI GİBİ

54
0

Henüz vakit varken çokça bakmak istemez misin?

Vedalarda daha iyi anlaşılıyor. Her şey bir oyun, her şey bir aldatmaca. Ne yaşının, ne tecrübenin, ne mesleğinin bir önemi var. Şu an tek gerçek var. Sen sevdiğinden ayrılıyorsun. Kardeşin, eşin, ya da annen… Sevdiğin… Meselâ baban. Ya da erkek kardeşin. Erkeklerde ayrılık daha gaddardır. İçine içine akar gözyaşları.

Ayrılırken, görüşürüz derken, gözlerinin içine bakamadığın sevdiğin… Vedalar bile içindeki bencilliği kıramıyorsa, hiçbir şey kıramaz seni. Sonra bir cümle gelir aklına. Kendini tutmaya çalışırsın. Belki mırıldanırsam ağlamam.

Yazıldığı gibi değil hiçbir şey. Her şey sadece, yaşandığı gibi…

Her şey bir aldatmaca, her şey bir oyun. İmtihan dünyasındayız. Klişeler bile anlam kazanıyor böylesi bir zaman diliminde. Bu her zaman açık değil. Ama şimdi çok açık. Bir tek ayrılmak; sevdiğinden, çok sevdiğinden ayrılmak oyun değil. Acıyı aldatamıyorsun.

Ağla, boşa ağladığın her şeye ağla. İsraf ettiğin sadece zamanın değildi. Hislerini ve sen olmayı da israf ettin. Arkasından ağladığın sadece sevdiğin değil. Sevginin temsil ettiği her şeye ağlıyorsun.

Ayrılınca daha iyi anlıyorsun. Senden bir parça gidiyor. Bedeninde bile kiralık yaşıyorsun. Peki ya sevdiğin, ya o sevgin? İşte ona sahipsin. “Kardeşim, sevdiğim, aşkım…”

Sevgin…

Ve bütün bir ‘medeniyet’, günahın her türüne seni ışıltılı davetlerle çağırıyor. Sahip olduğun tek şeyin peşinde. Onu avlayarak büyüyor. Onunla besleniyor bir vampir gibi. Senin sevginin peşinde. Sevebilmenin düşmanı. Aşkın katilleri, aşkı simgelerle sınırladılar. Simetrik kırmızı kalp sembolleri yaptılar.

Çünkü biliyorlar. Sevgi sınırlanınca erir. Sevginin varsa bir fıtratı, sürekli büyümektir.

Çizildiği gibi değil hiçbir şey. Her şey sadece, yaşandığı gibi…

Sen bir kez olsun, bütün endamıyla seni çağıran bir günaha hayır dedin mi hiç? Bir tek “Hayır!”la önünde açılan hayırları bir bilseydin. İşte o zaman ‘bu çağ’ diyecektin. O zaman işte, ‘bu çağın’ diyecektin. Büyük cümleler kuracaktın. Yaşayıp anlattığında seni kâhinlikle suçlayacaklardı. Yusuf olmaya koşup, Yunus Emre’de dinlenecektin.

Belki de hiçbir devirde ermişlik de, gaflete düşmek de bu kadar kolay olmamıştı.

Gaflet, huzurda olduğunu unutmaktır. Dünyaya mutlu olmaya gelmedin. Belki huzurlu olmaya geldin. Huzurda olduğunu unutarak huzuru bulman zordu. Neyi aradığını bilmeyen, hiçbir şeyi bulamazdı. Sana neyi aradığını unutturdular. Sen sessiz kaldın. Elini uzatırken gözün kapalıydı. ‘Bilmiyorum’ demeye ise dilin varmadı.

“Cenâb-ı Hakk’ı bulan neyi kaybeder? Ve O’nu kaybeden neyi kazanır?” klişeler albümünde yerini almıştı. Ya da internet sayfanda beğeni dileniyordu.

Teveccüh manyaklığında, teveccüh gitti. Geriye manyaklığımız kaldı. “Abi adamlar yapıyor be” diyerek, ama yapmayarak bir ömür geçiyor.

Seyrettiğin ya da seyretmediğin her şeyden ayrılıyorsun. Sevdiğinden gün gelecek temelli ayrılacaksın. Dilemediğin özürler, içinde dağ gibi büyüyecek. Hareketlerinle göstermeye çalıştığın sevgin, çaban, sana ihanet edecek: “Seni seviyorum” demek bu kadar mı zordu, diyecek. Haftada bir söyleseydin. Olmadı, ayda bir.

Sonra sen de gideceksin. Sonra dünya gidecek. Dünya gittiğinde kâinatın boynu bükük kalacak. Bütün bu firakları vuslata çeviren Biri var, diye yazıyor, çiziyor, haykırıyorlar. Duymadım, görmedim, bilmiyorum mu diyeceksin?

Kâinat kitabı onu okuman için gözlerinin içine bakıyor. Gözünü kaçırdığın koca kozmos göz bebeğinde parıldıyor. Seninle her gün, “belki bugün beni dinler”, diye konuşuyor.

“Seninle daha bir anlamlıyım. Beni seninle şereflendir. Bana seninle mânâ kat. Biz, ikimiz, birlikte daha güzeliz. Sevginin benden daha büyük olduğunu söylesem, beni sever miydin? Beni ve seni Yaratana birlikte yürüyelim. Sonsuz hamd ve senaya lâyık olanı sevmeye senin gücün yeter. Ben büyüklüğümle sınırlıyım. Sen acizliğinle sınırsızsın. Ancak bir yere kadar seninle gelebilirim. Arkana dönüp bir kere bile baksan bana yeter.”

Henüz vakit varken çokça bakmak istemez misin?

 

A. Kürşad Kantarcı

akursadkantarci@gmail.com

(54)

YORUM YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir