Kendimle başbaşa

Yaşadıkça anlıyorum; herkesle her şeyi açık açık konuşamıyorsunuz; daha çok yutkunuyorsunuz. Açık sözlülük hoşuma gidiyor, fakat sözü tam kıvamında söyleyemeyince açık sözlülüğünüz “açığa” düşüyor.

Kendi kendimle konuşayım dedim bugün biraz. Ne var ne yok içimde, etrafımda olanlara bakmaya çalıştım.

Devam edelim bakalım. Ne varmış daha içimizde, dışımızda? Hayatımız nerelere uğruyor?

Bunlardan bir kısmı… Gördüğüm kadarıyla cimrilik had safhada… Hep benim olsun, hep biriktirmek… Şu yarınıma, şu öbür günüme, şu çocuklarıma, şu torunlarıma, şu her türlü ihtiyaçlarım için bir köşede dursun, diye… Sanki hayat hep böyle, ölümsüz gidecek!

Heyy, heyyy! Ham hayâller peşindeyiz…

Bir de kitap okumayanların konuşmak istediğini ve hatta yazmak istediğini, hatta istemenin üstünde okumayanların çok konuştuğunu, çok yazdığını görüyorum.

Yazmak konuşmaktan daha zor. Konuşmak da zor da… Konuşunca konuştuğumuzu zannediyoruz ya!

Okumayanlar daha çok konuşuyor. Aklı azların nasihati çok olurmuş ya…

Bir de ev, araba, diploma kuşatması altındayız. Bir evin olacak, bir araban olacak, bir diploman olacak! Bu şart! Böyle bir şartlandırmaya yönlendirmişler bizi. Bu bir hastalık! (mı acaba?)

Hayat neydi? Vasattı değil mi? Yani ortalamayı tutturmak. Diğerleri neydi? Biri tefrit: Azın azı, çok az, yetmeyecek kadarı. Biri de ifrat: Çoğun çoğu, arttıkça artmış, artırılmış.

Bir de doktorlara (güven) emniyet gereğinden çok çok fazla. Evhamlarımızı alevlendiriyorlar. Kan tahlili, can tahlili derken hastane dönemleri başlıyor. Yaşamak bitiyor, “yaşatmaya!” çalışanların sözlerine kulak veriyoruz. Acaba yaşatmaya çalışılırken birçoğu da öbür tarafa gönderiliyor olmasın? İnsanın misafir olduğu unutuluyor. Hemen hemen, hemen, çokça unutuluyor.

Bir doktorun, hastasının gözlerinin içine bakıp kalbini okuyamadıktan sonra reçete yazması çok da sağlıklı olmasa gerek, diye düşünüyorum.

Bir de en çok neyi unutuyoruz? Kimi unutuyoruz? Kalbimizi, yani kendimizi. En merkezi terk ediyoruz! Kalbimize tutunsak bize çok şeyler fısıldayacak. Aklımıza çok tutunuyoruz; kalbimizi ihmal ediyoruz.

Bir de kalabalık yerlerde müthiş bir yalnızlık yaşıyoruz. Kabuğumuza çekiliyoruz şehirlerde. Herkes kendi kabuğuna çekiliyor ve herkes yalnızlaşıyor. Kitaba, kaleme, kalbimize, düşünmeye sırt dönüyoruz. Kelimesiz yaşıyoruz. Yaşamayı sadece nefes almak zannedince nefessiz kalıyoruz.

Bir de haberlerin bombardımanında duman oluyoruz. Kendi haberimizden, kendi şimdimizden, kendi dünümüz ve yarınımızdan habersiz yaşayınca öteki haberler bizi istila ediyor. Ve bir gerçek işgali yaşıyoruz. İşgal… Yani bizi biz değil; başkaları meşgul ediyor.

En çok sormamız gereken soruyu, “Yaşamak nedir?” sorusunu sormadan yaşıyoruz. Attığımız adımların, aldığımız nefeslerin, gözümüzün değdiği şeylerin, gidip geldiğimiz adreslerin, bizimle ne kadar yakın ne kadar uzak olduğunu ölçmeden, biçmeden yaşamaya çalışıyoruz veya yaşadığımızı zannediyoruz.

Unuttuğumuz bir şey daha var: Estetik… Nezaket de diyebilirsiniz. Nezafet de… Amca çocuğu bunlar. Estetikten uzak bir çiçek tanır mısınız! Bir papatya! Şimdi radyoya çıkarken okşadığım bir akşamsefası yeni yeni açmaya başlıyordu. Akşama doğru açarlar; sabahleyin kapanırlar. Sessiz ve o kadar da gürültülü…

Hayat çok sessiz; o kadar sessiz ki… Sustuğunuz zaman duyarsınız ancak! Gürültünüzün bitmesini bekler hayat, ki sesini/zi duyursun…

Kabalaşmak, kendimizi hep başkasından üstün görmekle başlıyor olsa gerek… Nefsîleşmek midir? Yani şahsîleşmek, ötekini ötekileştirmek… Ötekinin rengini, duruşunu beğenmemek midir? Ne sayarsanız sayın, kendinizi onların önüne koymak, kabalaşmaya “selâm” vermek olsa gerek…

Aslında kabalaşmak insanın kendisine acımadığını gösterir. Yalnız kalacaksınız; farkında mısınız? Başkasını düşündüğünüzde güzelleşir, çoğalırsınız; yüzünüze, gözünüze tebessümler konar.

Başka?

Dünyayı ebedî zannediyoruz. Bir de buradan kaybediyoruz. Her an veda edebileceğimiz bir yere sıkı sıkı bağlanıyoruz. Eskiler buna “tûl-i emel” derlermiş. Emel çokluğu, bitmeyen emeller, bitmeyen işler… Sizi sürekli çağırır! Ve koşarsınız; kan-ter içinde kalır ve yine kaldığınız yerden başlarsınız ama bir türlü bitmeyen işlerin yorgunu olarak düşer kalırsınız bir yerlere.

Canınız sıkılıyor mu? Canı çok sıkılan bir çağda yaşıyoruz artık! Tefekkürden uzaklaştığımızda, kendimizi düşündüğümüzde, hayatı ebedî zannettiğimizde, başkalarını yok saydığımızda, biriktirmeye başladığımızda, kelimesizleştiğimizde, cebimizden kalemler eksildiğinde, gökyüzüne bakmadığımızda, tanıdığımız-tanımadığımız kimselerden selâmı esirgediğimizde, kalbimizin atışlarını duymadığımızda, ağzımızdan çıkanı kulağımız duymadığında, gözlerimize sınırlar çekmediğimizde…

Hâsılı; adımlarımızın, bakışlarımızın, kalbimizin ayarını bozduğumuzda, gevezeleştiğimizde, bilmediğimizi bilmediğimizde, paylaşmayı unuttuğumuzda, bayramları bile cehenneme çevirdiğimizde, şöhret peşine düştüğümüzde, kasamız-kesemiz bizi ezdiğinde kendimizden ne kadar uzaklaştığımızın farkında mıyız?

Hayat her ân taze şeylerle selâmlar bizi. Nefesimiz tazedir, gökyüzü tazedir, adımlarımız tazedir, dala konan kuş tazedir, her kuşun ötüşü tazedir; farkında mıyız bunların?

Rüzgârın yaprağa değdiğinin farkında mıyız? Hiç çığlık attığınız oldu mu? Şöyle bir ovanın ortasında veya dağın başında… “Heeyy, heyy!” diye en ince, her şeyin en nazik, en güzel şekilde bize sunulduğunu görüp Ali Nihat Tarlan’ın o dağa çıkarken, “Boyacı, neredesin boyacı!” diye çığlık attığı gibi sizde çığlık attınız mı?

“Ey Sanatkâr, ey bu güzellikleri bana sunan…” diye çığlıklar attınız mı? Yoksa öylesine mi yaşayıp gidiyoruz? Şehirlerin ortasında yapayalnız… Bir yerimiz ağrıdığında bir ömür boyu doktor peşinde koşarak, evhamlarımızı, kuruntularımızı, vesveselerimizi çoğaltarak, kaba yanlarımızı törpülemeden, kitabın ve kalemin ve kâğıdın bunca uzağında, yaşadığımızı sanıyorsak; şöyle aynaların karşısına geçmenin zamanı gelmiş ve geçmektedir.

Susalım ve kendimizi şöyle bir dinleyelim arada.

“Ben kimim? En çok nelerin peşindeyim? Hayatı en çok nasıl görüyorum? En çok nasıl yaşıyorum? En çok nasıl duyuyorum?” diye diyelenmek, söylenmek ve biraz (ne birazı çokça) kendimizleşmek… Kendimizi deşmek gerekiyor.

Biz buraya yaşamaya geldik. Adam gibi yaşayalım ki adam gibi ölelim, adam gibi dirilelim.

Giderken beni karanlığa terk etme. O cümleyi söyle: Allah’a ısmarladık…

(Hafta içi her gün saat 08.00’da ve tekrarları 17.00 ve 21.30’da İstanbul Bizim Radyo’da yayınlanan “Keyfince Lügât” programından deşifre edilmiştir.)

BENZER KONUDA MAKALELER:

Çocukluk Hâtıra dendi mi aklınıza en çok ne geliyor? Neleri hatırlıyorsunuz? Çocukluğunuzu, değil mi? Çocukluğunuzun geçtiği yerleri… Neden çocukluğumuzu hatırlarız? Çocuklukta yalan yok. Çocukluk samimiyet dolu, çocukluk ânı yaşar. Derler ki, çocuğun hafı...
Ölüm Rüştü Onur diye genç bir şair... Yirmi iki yaşında ölmüş. Ölüme gidişini şöyle anlatıyor: “Önce öksürüverdim, öksürüverdim hafiften. Derken ağzımdan kan geldi. Bir ikindi üstü; durup dururken... Meseleyi o saat anladım. Anladım, ama iş işten ge...
Ömrümüz “Geldi geçti ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi Hele bana şöyle geldi şol göz yumup açmış gibi İşbu söze Hak tanıktır bu can gövdeye konuktur Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi  Miskin âdem oğlanını benzetmişler ekinciye Kimi bi...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*