Çocukluk

Hâtıra dendi mi aklınıza en çok ne geliyor? Neleri hatırlıyorsunuz? Çocukluğunuzu, değil mi? Çocukluğunuzun geçtiği yerleri… Neden çocukluğumuzu hatırlarız?

Çocuklukta yalan yok. Çocukluk samimiyet dolu, çocukluk ânı yaşar. Derler ki, çocuğun hafızası yok; o yüzden küslük nedir bilmez. Bir-iki mızmızlanır -öylesine- çocuk olduğu için.

İşte “geçmiş” deyince aklımıza “çocukluğumuz” gelir. Kaç yaş? 5-15 arası mı diyelim! Gençliğe adım attığımız yaş 15 değil mi! Artık 15’ine girince gençlik başlamıştır. Çocukluğa elveda…

İşte o on yılı iyi hatırlarız. Bayramlar oradadır, sevinçler oradadır, katkısız sevgiler oradadır, küsmekten uzaklıklar oradadır. Çocukluk saflık, çocukluk beyazlık, çocukluk yalansızlık, riyasızlık, ikiyüzsüzlük! Çocuk işte, deriz. Hani eğer bizi tatmin etmemişse, istediğimiz gibi olmamışsa bir şeyler, işte “çocukluk yapmış” deriz, ve saire…

Ne güzel! Çocuk işte, saf işte! İleriyi geriyi düşünmemiş. E şimdiyi düşünmüş. “Çocukla çocuk olmak…” derler ya… Evet… Çocuklarla konuşurken önümüze, arkamıza iyi bakalım. Yani kelimelerin önüne arkasına… Onlar bizi “derinden” seyrediyor.

Dünya şimdi niçin sıkıntılı? Aslında doğduğumdan bu yana hep sıkıntılı bir dünya olmuş. Öncesinde de… İkinci Dünya Savaşı, onun altında Birinci Dünya Savaşı… Neyi paylaşacaksınız veya neyi paylaşamıyorsunuz! Gökyüzünü mü, yıldızları mı, yeryüzünü mü! N’olacak ki! Yani bir liran fazla olsa ölümden kurtulacak mısın! Dünyaya hâkim olsan Azrail’e gelme, diyebilecek misin! Haydi dedin! Ne yapacaksın bu dünyada? Bitmeyen işleri var bu dünyanın. Bugün senin olan şey; bir toprak, bir ev, bir araba; yarın başkasının… Şöyle bir bakın evinize, arabanıza. Kirada veya tapulu evdesiniz; ne olacak ki! Bütün dünyanın tapusu senin olsa ne olacak!

Bir çocuk almaz biliyor musunuz; dünyanın tapusunu! Ver 7 yaşındaki çocuğa; almaz. Çocuk işte! Ona bir çikolata, birkaç misket, bir tebessüm, “haydi seni gezdireyim“ler… Onlara yeter. Ne demiş atasözü: “Çocukla çıkma yola; düşersen güler, düşerse ağlar.” Ne hoş! Sen düşüyorsun ve çocuk gülüyor. Hayatta “düştüklerimize” gülüyor çocuklar. Düşerse ağlıyor yani bana yardım et, diyor. Ve sen düşersen gülüyor; yardıma koşmak aklına gelir mi gelmez mi bilemem. Yani “Büyüksün, kocaman adamsın, kendi kendini kaldır, kendi kendini idare et” diyor herhalde!

Evet, “Çocukla çıkma yola; başına açar bela” derler. Bu nasıl bir şey acaba! Çocuğu sen idare edeceksin demektir. Ama onunla çocuklaşacaksın; çocuğun istekleri bitmez. Çocuk bir duygudur; sen bir akılsın. Aklını ve duygunu yan yana getirip çocuğu idare edeceksin.

Aslında “çocukluk” bir yandan heveslerimizi anlatıyor. İşte o çocukluğu, o duyguyu hatırla. İradeyle ortaya o en geniş güzellikler dökülüyor, çıkıveriyor. Evet, büyüsek de o çocuk yanlarımız bir yerlerimizde kalmalı. Nereden geliyoruz? Çocukluğumuzdan… Unutabilir miyiz geldiğimiz yeri! Neden unutalım! Orada bizim temelimiz yatıyor. Emelimiz yatıyor. Hep “böyle” kalmak için bir gayretimiz vardı çocuklukta… Sizi bilmem; bende öyleydi. Hep bu güzel günler kalsın isterdim. İçten içe istermişim meğer; bunu yıllar sonra biraz biraz hatırlıyorum.

Biz çocukları ihmal ettik. “Küçük” oldukları için mi acaba onları görmüyoruz! Bakın; okullar yaparız büyüklere göre… Evler yaparız büyüklere göre… Lokantalar, kütüphaneler… Var, çocuk kütüphanesi modernimsi yerlerde var, ama çocuklara çok ayrı bir değer verdiğimiz söylenemez.

Hep büyüklere (göre) bir şeyler yazarız. Çocuk şiirleri diye şiir olmaz derler; doğru. Çocukluğu anlatan şiirler vardır. Çocuk romanı olmaz; doğru. Çocukluğu anlatan romanlar vardır. Vardır ama azdır. Çocukluğun unutulduğu bir yerde insanlık da unutulmuştur.

Onları önemsemiyoruz. Çocuktur ağlar; geçer diyoruz. Hayır! Veya şefkatimizi yanlış kullanıyoruz. Her isteğine, her istediğine, her ağlayışına olur olmaz koşarak, şımartıyoruz. Ya ifrat ya tefrit… Hayat nerede? Vasat dediğimiz, işte o (ortalama) yerde…

Mesela Kaşgarlı Mahmut diyor ki: “Tay at olunca at dinlenir, çocuk adam olunca ata dinlenir.” Bugün niçin yorgunuz biz? Tayları at eyleyemedik. Çocukları adam eyleyemedik. Bu yüzden yorgunuz. Her yere, her yola, her yana, her cana, her hastaya, her sağa biz koşuyoruz… Onların elinden tutmayı üst-baş almak sanıyoruz sadece. Okullara yazdırmak zannediyoruz. Yetmedi anaokulları çıktı. Yok anaokulu yok babaokulu! Nerede! Nerede! Onların ruhunu anlayacaklar nerede! Senin anlayamadığın ruhu bir yabancı nasıl anlayacak!

Para tuzaklarına dikkat edelim. Her şeyin paraya döndüğü bir çağda yaralarımız kapanmıyor. Çocukları paraya teslim ediyoruz, paralı yerlere teslim ediyoruz. “Ama efendim ne yapalım?” Ben işin orasında değilim. Bu bir emanet! Kümese mi veriyorsun çocuğu? Bin kişilik, iki bin kişilik, on bin kişilik, yirmi bin kişilik okul olur mu! Olmaz!

Herkes biriciktir, özeldir, güzel yaratılmıştır ve herkes özel ilgi ister. Önce herkes kendi kendisiyle ilgilenecek. Herkesin kendi kendisiyle ilgileneceğini, işte tâ küçüklüğünde büyükleri aşılayacak. Ağaçları aşılıyoruz; çocukları? Aşı deyine o bildiğimiz iğneli aşılar zannediliyor. Hadi onu da söyleyeyim. Ben de vurulmuşum da karşıyım. Niye karşısın? Haydaaa! Hep beraber aşıya gidelim. Haydaaa! Hep beraber şunu yapalım, bunu yapalım, diyerek neyin ne olduğu bilinmeyerek bir köşe kapmaca, bir kandırmaca, bir kovalamaca, bir oyalamaca oynanıyor…

Aşı, insanlık aşısı. Nedir o? İşte birisi haddini bilmek aşısı, birisi hakkına razı olma aşısı, birisi vaktini değerlendirmek aşısı, birisi papatyaları ezmemek aşısı… Bu güzel aşılar verilmezse şaşı nesiller ortaya çıkacak, çıkıyor; ne yazık ki çıktı.

Şimdiye kadar hangi çocukla yüz yüze konuştunuz, çocukla çocuk oldunuz? Ne diyor İsmail Hakkı? (Bıçakçızadeymiş.) “Serseri, cahil bırakılmış çocuğun büyümüşüdür.” Evet, izaha gerek var mı bu mizahı! Dostoyevski: “Çocuk dünyanın en büyük mutluluğudur” demiş. İnsanlığı yetiştiriyorsunuz; çocukla ilgilenerek. Yoksa o en büyük mutluluğu, o Cennet’e giden koşuyu başka yöne yönlendirenlerin tuzağına düşebilirsiniz. “Hangi yaşta olursak olalım; kendi çizdiğimiz çemberin arkası sıra koşan çocuklarız” demiş Cenap Şehabettin. Yani aslında çocukluk sağlam bir yere oturtulursa; ömür boyu biz de çocuk kalacağız, çemberimizi çevreleyeceğiz. Yani içimizde hep bir cıvıl cıvıl çocuk bahçesi olacak. O saflık dediğimiz, o masumiyet dediğimiz, insanı böyle pırıl pırıl eden o hâller hep istediğimiz hâllermiş demek ki. Çemberde ne var yoksa başka! Yani içimizde bitmeyen bir çocukluk var, diyor.

Bir küçük şiir okuyayım. Cahit Külebi diyor ki:
“Bir nazlı kuşa benzer çocuk dediğin;
 Ev ister, ekmek ister, öpülmek, okşanmak ister.”

Öpülmek, okşanmak istenen çocuk yanlarımız hep var. Onu da söylüyor; söylemese bile söyletelim şaire.

Behçet Necatigil, “Çocukluk yine ancak çocukluk,/ Gerçi o da acı ama iyi ki var,/ Yerine hangi mutlu yaşantı,/ Çocukluğumuzun yerine koyacağımız,/ Acı da olsa başka mutlu yaşantı yoktur” diyor.

Peki işe nereden başlayacağız? Evden başlayacağız. Çocukları başımızdan atmayacağız. “Okula gitsin de rahat edeyim!” Hayır! Rahat edemedik. Okullar uzakta. Sadece mekân olarak değil; ruh olarak da çocuklarımızdan uzakta. İki kere ikinin öğretildiği bir yeri “okul” olarak kabul edersek; o çocuklar kaybolacaktır.

Evin ilk okul olduğunu öğrendiğimizde hem okulların yükünü hafifleteceğiz hem de gelecekteki kendi yükümüzü. Onların, birilerinin para kazanması için bir oyuncak gibi görünmelerine mâni’ olmalıyız. Yoksa mâni’lerimiz bitmeyecek.

Maksim Gorki diyor ki: “Çocuklar yeryüzünün canlı çiçekleridir, onlar solarsa insanlık da solar.”  Bir Afrika atasözüne bakalım: “Çocuğun gözyaşını silmeyen; onunla birlikte ağlar.” Ahmet Mithat Efendi, çok yazan tanzimat yazarımız. Tek başına bir okulmuş ha! Tek başına gazete çıkarıyor falan! Kovmuş bir gün hım gım edenleri ve gazeteyi tek başına çıkarmış. Böyle bir adam… Yüzlerce kitap çıkarıyor. Ne demiş çocuk için: “Hangi çocuk vardır ki masaldan hoşlanmaz?” Çocuklarımıza masal okuyacağız.

Masal, misal demek ya; mesel, söz demek ya… Dilini öğrenecek çocuk ve o masalın bir dünya olduğunu büyüyünce öğrenecek.

“Bir insanı al; çöz, çöz, çöz; çocuk olsun” demiş Sezai Karakoç. İçimizde bir çocuk hep var ve mışıl mışıl uyuyor. Ne zaman uyandırsak bize masal gözleriyle bakacak.

Çocukların elinden tutalım. Onları avutursak kendimizi avutacağız, onları unutursak kendimizi unutacağız. Dünya çocukları unuttu. Çocukları unutmayan bir dünya bu kadar gürültülü olmazdı… Çocuklar gürültüden korkar. Bombalar patlıyor. Çocukları düşünüyor muyuz! Her şeyi büyüklere göre ayarlıyoruz. Yemekleri büyüklere göre yapıyoruz, okulları büyüklere göre yapıyoruz ve çocukların bir gün büyüyeceğini akletmiyoruz.

Aşk olsun… Çocukları unuttuk! Yani kendimizi, yani şimdiyi… Dünü, yarını düşünmeyen çocuk “şimdi” ile baş başa. Ve eğer biz çocuklaşabilirsek; şimdiyi yani hayatı yaşayacağız.

Giderken beni karanlığa terk etme; o cümleyi söyle: Allah’a ısmarladık…

(Hafta içi her gün saat 08:00’da ve tekrarları 17.30 ve 21.00’da İstanbul Bizim Radyo’da yayınlanan “Keyfince Lügât” programından deşifre edilmiştir.)

BENZER KONUDA MAKALELER:

Kapı “Kapı” gibi kelime değil mi? Kapı… Bir kapı bulsak... Kapılanmak… Bir kapıya sığınmak… Kapı üzerine neler var neler… Şiirler, deyimler yazılar… Elbette ki var; ne demek istiyorum? Bir kapı açılacak bize. Peki kapılar hep açılır da kapıya kapı açan...
Taşra Aşina bir kelime değil mi? Taşra… Bilmeyenimiz yok. Dışarı demek... Taş, dış... Acaba taş kelimesi de oradan mı geliyor! Dışarıdaki… İç kısmına ne diyeceğiz? Yani içeriyle dışarıyı ayıran anlamında mı! Düşünülebilir. Yakın duruyor çünkü. Bir “a,ı” de...
Sesler ve sessizlikler Yaşamak... Bir sese kulak vermek... Bir sazın, bir gitarın tellerine, yaprakların sesine, sessizliğin sesine... İnsan hep bir arkadaş arar. Kendisiyle arkadaş olduğu kadar da başkasıyla arkadaş olur, diyebilirim. Bu yüzden insan bir ses arar. Mehm...
Ölüm Rüştü Onur diye genç bir şair... Yirmi iki yaşında ölmüş. Ölüme gidişini şöyle anlatıyor: “Önce öksürüverdim, öksürüverdim hafiften. Derken ağzımdan kan geldi. Bir ikindi üstü; durup dururken... Meseleyi o saat anladım. Anladım, ama iş işten ge...
Su Su. Su. Su... İnsanın susayınca "su" diyerek susuzluğunu giderebilmesi mümkün mü! Bilemiyorum da, “su” deyince insan serinliyor. İçmek... “Su gibi içti” deriz. Hayatı su gibi içmek, dersleri su gibi içmek, kitabı su gibi içmek, gökyüzünü su gibi içme...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*