Taşra

Aşina bir kelime değil mi? Taşra… Bilmeyenimiz yok. Dışarı demek… Taş, dış… Acaba taş kelimesi de oradan mı geliyor! Dışarıdaki… İç kısmına ne diyeceğiz? Yani içeriyle dışarıyı ayıran anlamında mı! Düşünülebilir. Yakın duruyor çünkü. Bir “a,ı” değişti mi taş oluyor, dış oluyor. Diş? Yok, yok; o oradan değil herhâlde. Dişler de taşlar gibi dizilmiş ya! Diş, taş… “Daş” der Anadolu.

Evet, bir de öyle bir söz vardı. Neydi? “Tarlayı taşlı yerden; kızı kardaşlı yerden” diye. Atasözü mü? Belki de kelâm-ı kibar… Yoksa böyle kural olsa; o zaman iş başka yerlere gider. Yani sanki şartmış gibi olur ama kelâm-ı kibar yani kibar söz diye de alınabilir. En azından ben öyle düşünüyorum.

Ben öyle düşünüyorum, olur mu böyle durumlarda? Bazı şeyler var ki oturmuştur. Böyle herkesin bildiği… İşte: “Ağaç yaşken eğilir.” gibi… Onlar artık tam (oturaklı) oturmuş; böyle herkesin bildiği, göz kırptığı, evet dediği şeyler…

(Evet, eskiyi de konuşacağız bir aralar. Eski dedim de birden “eskimiş” anlamında anlaşılmasın. Peyami Safa diyor ki: “Eski ayrı; eskimiş ayrı…” Dönelim hemen, çünkü iş uzayacak.)

Taşra dedik… Sonra yönetmen arkadaş dedi ki: “İstanbul da bir taşra değil mi?” Evet İstanbul da taşralılaştı. Yani taşralıların oturduğu yer gibi de oldu, dedi arkadaşım. Siz de biliyorsunuz; şehir bir yerde; insanlar bir yerdeyse orada sıkıntı var demektir. Eskiden ne güzelmiş değil mi? Taşra, köy, kasaba, bucak, belde gibi yerler yerli yerindeymiş. Şimdi her şey birbirine girdi… Her şey birbirinden çıktı ya da.

Kitabın şirazesi olur ya, iş şirazeden çıktı. Zıvanadan çıkmak var bir de. Dünyanın çivisi çıktı denir. Bu ne zamandan beri denir ama değil mi? Evet, adaletsizliğin olduğu her yerde çiviler çıkmıştır. Bu dün de vardı, bugün de var; yarın da olmasın isteriz, ama murad ettiğimiz başka, yani arzularımız başka, gerçekler başka… Ama istiyoruz.

Şu anda diyelim “x” mevsimindesiniz, “y” mevsimi gelsin ya da yazdasınız, ama kışı istersiniz. Olur mu? Ama biz yine de isteyelim. Yarın daha adaletli günler olsun. Hayır, hayır; bugünden olsun. (Taşradan nerelere taştık ha! İşte taşralılık da böyle bir şey belki de. Yok, yok; öyle demeyeceğim. Yani “taşmak” böyle bir şey. “Taşmak” güzel bir şey… Taşkınlık! Evet, hoş değil… Dolup taşmak var bir de böyle. Artmayınca yetmez, derler ya… Bir kelime bizi nerelere götürüyor!)

Yıllar önce gazeteden Metin Sefa isimli birinin şiirini kesmişim: “İçimdeki Taşra” Sevmişim ki kesmişim. Geçenlerde elime geçti. Benim ayarımı gözeten bir şiir…

İçimdeki Taşra…

Olmadık hayallerin şehri geceden, içimin taşrasına dönsem.
Yurttan seslerle beraber ve solo şarkılar dinlemeye.
Hayatın serin hayatında soluklanıp, dilsiz uzaklığına uzansam yıldızların.
İmkânlar arası otobüslerde, mecbur dinlediğim şarkılar gibi geçti ömrüm.
Dışımın çorak ışıltısından içimdeki taşraya döndüm.

Sefalı bir şiir, metin bir şiir, sağlam, oturmuş. Şiir böyle bir şey herhâlde… Sanat böyle bir şey… Herkesin gördüğünü; herkesin gördüğü gibi anlatmamak… “Sanat” yapılan şey demek… Estetik şeyler için kullanılır aslında. Burada “içini” açıyor şair… Şiirin en vurucu yeri: “Dışımın çorak ışıltısından içimdeki taşraya döndüm.” diyor.

Çorak ışıltılar, vitrinler…

İstanbul’a ilk geldiğim yıllar… Gitmek için gelmemiştim herhâlde. Belki de okuyayım da döneyim mi demiştim; bilemiyorum ama gitmek için gelmediğimi hatırlar gibiyim. Rahmetli anneme hep söylüyordum: “Lise bir bitsin; gideceğim bu şehirden.” Gittim. Evet, şimdi İstanbul’dayım. Memnun muyum? İstanbul’dan memnun değilsen; sende bir şey var derler.

“Biliyorum; bu şehirden bir gün gideceksin.
Pırıl pırıl ışıklı bir istasyonda, elinde ufacık valizin…
Ne yapalım; hayat bu…
Yaşamak biraz böyle diyeceksin.
İçinde hür maviliklerin özlemi…
Küçücük odanı, kitaplarını ve mahzun bırakıp göklerle baş başa beni…
Biliyorum; bir gün bu şehirden gideceksin!”
(1953, Fethi Giray)

Şiir benden yaşlı ama gepegenç…  Sanat hep gençtir biliyor musunuz! Çocuk gibi bakar, genç gibi yürür, yaşlı ağırbaşlılığı vardır.

Dostlar, arkadaşlar, “hürmetliler” dermiş eskiler.

Bu, Keyfince Lügât… Yani ince, keyifli şeyler olsun istiyoruz. (Amma oluyor amma olmuyor. Amma olsun diye bu gayretimiz…) Az önceki sanat tarifi de özel tarifler arasında… Neden böyle yapıyoruz? İstiyorum ki Keyfince Lügât’i dinleyenler de kendilerine göre tarifler, bakışlar yapsın, etsin, eylesin.

Metin Sefa, “Dışımın çorak ışıltısından içimdeki taşraya döndüm” diyor. İstanbul’a ilk geldiğim o yıllarda Bağdat Caddesi’nde geziyorum. Orada bir akrabamız vardı; onlara gelmiştim. O zaman oralarda bayağı eski evler vardı. Yıkıla yapıla bütün şehirlerin değiştiği gibi İstanbul da değişti, değişiyor. Hep söylüyoruz. Oralar da değişti.

Geçenlerde oralardan geçiyorum. Daha sonra (ne bileyim ben) oralarda bir yerde kalacakmışım yıllarca! Aynı o gezdiğim yerlere yakın… Arkadaşıma, oğluma gösterdim. Dedim ben buralarda oturdum. Ev nerde? Yook! Katlı binalar dikilmiş yerine. Arada bir uğruyorum. Hüzün… Tuhaf bir hüzün. Öyle olur zaten albümlere bakarken de… Bir tuhaf hüzünlenirsiniz. Nereden nereye gelmişsiniz! Otuz Beş Yaş şiirinde olduğu gibi: “Hangi resmime baksam ben değilim!”

İşte o zaman o Bağdat Caddesi’nde şairin dediği, “Dışımın çorak ışıltısından içimdeki taşraya döndüm”ünü şöyle bir ele alalım.  Şehirler artık çorak bir ışıltı gibi… “İçimdeki taşraya döndüm” diyor şair. Yani bizi de çağırıyor. İçimizde bir taşra, bir dış, bir kenar, köşe bir yer var bekleyen… Sakin, besteli, neşeli hep güler yüzle bize bakan… Evet, oraya bir davet var.

Neden kaçmak isteriz? Tatil olsun da bir yerlere gidelim diye… Ha bunu da anlamıyorum. Önce hem yaz hem kış bütün mevsimler boyunca kalınabilen şehirlerimizi -ki atalarımız öyle inşa etmiş- harala gürele değiştirdik. Sonra taşralara, dışarılara, uzaklara yerler yaptık. Yazlık, kışlık… Evet atalarımızın da vardı, bizim de vardı, ki hâlâ var dedemden kalan evler Anadolu’da. Ama derme çatma yerlerdi oralar. Önce “alaçık” dediğimiz çadırımsı bir yer… Hatta “çöllük” diye de bir kelimemiz var. Yani çölün ortasına kurulan… Yağmurdan yaştan, rüzgârdan, tozdan topraktan koruyan bir yerken; şimdi oralar da camlandı, cilalandı. Şehirler köylere/taşraya kavuşturuldu, ama bir şeyler bizden uzaklaştırıldı.

Sükûnet, yani kendi sesimizi dinlemek… Ve şair Metin Sefa kaçar şehirden.

Ne güzel anlatmış! “İmkânlar arası” otobüs yolculuğu ediyor. Diyor ki: “imkânlar arası otobüslerde mecbur dinlediğim şarkılar…”

302 otobüsler vardı. Şoförün keyfi neyse ona göre kasetler sokuşturulurdu teyplere; siz de ona uyardınız. Adam uyumasın diye de kimse de pek ses çıkarmazdı.

Şimdi ne zamandan beri öyle bir yolculuk nasip olmadı. O zaman sigara serbestti, dumana boğulurdu içerisi.  Ben de zor kurtuldum bu illetten. Bu yolculuklarda en iyi ne yapılıyordu biliyor musunuz? Kitap okunuyordu.

Evet, o otobüsler sizi taşradan büyük şehirlere taşırdı. İstanbul, Ankara, İzmir taşra değil diyeceksiniz, değil mi? Başta, buralar da taşralaşmış, dedik ya! Her yeri birbirine kattık, karıştırdık. Taşralar, taşrada; şehirler, şehirde kalsaydı. O zamanlar şehirde de yıldızlar vardı; şimdi yok! Birçok bağda da, taşralarda da artık yıldızlar kayboldu. Işıklar öldürdü onları, biliyorsunuz.

Babam derdi ki: “Bağ, bağ; şehir, şehir…” Evet, taşra, taşra; şehir, şehir kalsaydı! Özleseydik bazı şeyleri. Gidince, çocukluğumuzu bulsaydık. Değişik ekmekler, değişik meyveler yiyeceğiz diye köylere, kasabalara gidilirdi. Çok şükür var, hâlâ var bu ahirzamanda da… Ama azalıyor, yok oluyor vesaire…

Yurttan sesler vardı, değil mi? Şair almış buraya. Beraber ve solo türküler… Evet, onlar da bir deyiş hâline gelmişti. “Yurttan seslerle beraber ve solo türküler…” Şehirler arası otobüsler yani “imkânlar arası” dediği şairin. Ve şurası da hüzün kokuyor: “Mecbur dinlediğim şarkılar gibi geçti ömrüm.” Bize birçok şey dayatıldığını anlatıyor. “Öyle yapma; böyle yap!” Hürriyeti elinden alınan insanların kendini ifade etmesi mümkün mü! İçimizdeki taşraya çağırıyor şair bizi.

Evet, nere orası?

Haydi, kalbimiz olsun! En modern, en klasik, en köy, en şehir ve bizi hep bekleyen o taşra, o içimizdeki dışarı, bizi hep dışarıdan çağıran taşra…

Artık şehirler taşra, taşralar şehir mi oldu? Dedik ya, karıştı. Sevdiğim sözlerden birini söyleyerek sona doğru koşalım.

Ne diyordu? “Pencerelerden seyret; içlerine girme.”

Pencerenizin taşrasında oturun; dışarısı çok gürültülü… Şehir çok gürültülü; bir taşra bulalım kendimize. Oradan sonsuzluğa bir şeyler postalayalım. Şehirde kayboluyoruz.

Giderken beni karanlığa terk etme; o cümleyi söyle: Allah’a ısmarladık…

(Hafta içi her gün saat 08:00’da ve tekrarları 17.30 ve 21.00’da İstanbul Bizim Radyo’da yayınlanan “Keyfince Lügât” programından deşifre edilmiştir.)

BENZER KONUDA MAKALELER:

Edebiyat Mecburi eğitim beş yıldı, derken sekiz oldu, derken on iki... Herhâlde böyle böyle yirmi ikiye, otuz ikiye gidecek; Sonunda da yüz yirmi iki yıl olacak tahmin ediyorum! Ve sonuç? Sonuç, tabiî daha iyi olacak. Yıllar arttıkça kültürümüz artıyor, ke...
Sesler ve sessizlikler Yaşamak... Bir sese kulak vermek... Bir sazın, bir gitarın tellerine, yaprakların sesine, sessizliğin sesine... İnsan hep bir arkadaş arar. Kendisiyle arkadaş olduğu kadar da başkasıyla arkadaş olur, diyebilirim. Bu yüzden insan bir ses arar. Mehm...
Ölüm Rüştü Onur diye genç bir şair... Yirmi iki yaşında ölmüş. Ölüme gidişini şöyle anlatıyor: “Önce öksürüverdim, öksürüverdim hafiften. Derken ağzımdan kan geldi. Bir ikindi üstü; durup dururken... Meseleyi o saat anladım. Anladım, ama iş işten ge...
Korku ve ümit Korkuyu ve ümidi, bir teraziye benzetelim mi? O, eski terazilere. Kefeleri var ya, kefe denir onlara biliyorsunuz. Evet, kefe... Şimdi artık farklı teraziler var. Elektronik deniyor, dijital deniyor, bir şeyler deniyor. Yani kelimeler de artık bize y...
Su Su. Su. Su... İnsanın susayınca "su" diyerek susuzluğunu giderebilmesi mümkün mü! Bilemiyorum da, “su” deyince insan serinliyor. İçmek... “Su gibi içti” deriz. Hayatı su gibi içmek, dersleri su gibi içmek, kitabı su gibi içmek, gökyüzünü su gibi içme...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*