Şiire inen nur

“Duvarda bir küçük örümcek gibi
İnce dertlerimle işledim bir ağ” mısralarını 21 yaşında yazmış olan, büyük şâir Necip Fâzıl’ı bu köşeye taşıyalım istedik.

Hayatıyla, okudukları ve yazdıklarıyla gençlere farklı ufuklar açmış şâir ve fikir adamı, Necip Fâzıl’ın “çilem” dediği şiirleri ve en az onlar kadar nesillerin fikir hayatına işlemiş düz yazılarından bahsetmek boynumuzun borcu.

1934’de Beyoğlu Ağa Camii’ne bir Cuma günü dostu Abidin Dino ile birlikte giden ve orada bir hutbe dinleyen şâirin hayatı, artık hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktır. Önceki hayatına veda ettiğini daha sonra şu cümlelerle ifade eder:

“Geçmişi dürdüm çöp tenekesine attım. Çöpleri karıştırmak ise kedi ve köpeklerin işidir.”

Daha sonraları tasavvufa meyleden ve daha evvel öğrencilik yıllarında Paris’te Borges’ten felsefe derslerinden tanımış şâirin şiirinde mistik bir cereyan başlar. Böylece şiirlerinin fâili, öznesi tamamen değişir.

Kül rengi bulutlarla kaplı kara göklerin altında gezen şairin, şiir hakkındaki düşünceleri edebiyatımız açısından oldukça önemlidir. Poetika’sında şairlerin sorumluluklarından bahseder. Onları diğer canlılardan ayıran unsur, güçlerinin farkında olmalarıdır. Şiir, Allah’ı arama işidir ve bu yol hakikat yoludur. O zaman şair, sıradan bir insan olamaz. Çünkü onun hakikat yolunda olması yetmez, hakikate ulaşmayı başarması gerekir. Necip Fazıl’ın bu düşünceleri onu mistik şiire ve felsefî anlayışa götürür. Metafizik duyarlığın tasavvufla birleşmesi, şairin hem gelenekten hem de Batı’dan beslenmesine yol açar. Asaf Halet’e göre Necip Fazıl bir kere mistik olduğunu söylemiş daha sonra o yoldan dönememiştir. Muhakkak ki Hâlet’in bunu söylemesine dönemin dergilerindeki edebî tartışmalar neden olmuştur. İki şâirin de mistik şiir örneği vermiş olmaları şiirimiz açısından önemlidir ve şiirin yarı karanlık bir sanat olduğunu düşünürsek, hâlâ anlam derinliklerinde kaybolabileceğimizi söylemek mümkündür. Şâir bir hikmetin peşindeyse veya o hikmeti bulduysa bunu okuruna ulaştırmalıdır. Bir yol gösterici olarak şairin görevi, en büyük ve en güzel sırrı (Allah’ı) aramaktır.

Necip Fâzıl, mekân-insan, mekân-insan-eşya, zaman-eşya-insan ilişkisini şiirlerinde ustalıkla kullanmıştır. En güzel şiirlerinden biri olan “Otel Odaları”nda sanki her zaman bir insan nabzı gibi atar:

“Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,
Küflü aynalarında, küflü aynalarında.

Bir sırrı sürüklüyor, terlikler tıpır tıpır,
İzbe sofalarında, izbe sofalarında.

Kulak verin ki, zaman, tahtayı kemiriyor,
Tavan aralarında, tavan aralarında.”

Şair küçük şeylerden de anlam çıkarır. Bunlara kutsiyet atfeder. “Bacalar”, ”ruhların mehtaba daldığı taraçalar”dır:

“Azap kuleleri cüceleşmiş devlerin
Kör mazgallarında raksı var alevlerin
Öyle evcikler ki, tepesinde evlerin,
Kopuyor içinde görünmez facialar,
Bacalar…”

Necip Fâzıl, 1908 sonrasında başlayan, Cumhuriyet’ten sonra da yeni boyutlar kazanarak devam eden başat şiirin sosyal ve ideolojik muhtevasına tepki gösteren ilk şâirdir. Fransa’da felsefe öğrenimi gördüğü yıllarda Bergson felsefesiyle daha yakın bir ilişki kurmuştur. “Örümcek Ağı” adlı ilk şiirinden itibaren kendi içine yönelmiştir ve eşyayla empatik bir ilişki kurmuştur. İki dünya arasında sıkışmışlığın acısını derin bir “tereddüt”  ve “yalnızlık” olarak yaşayan “bohem” bir aydın neslindendir. 1934 yılında tasavvufla tanışmıştır. Bu tanışma, Necip Fâzıl için dönüm noktası olmuştur. O, bu tanışmasını, “Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum;/ Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum” beyti ile anlatır.

Daha sonra onda, tasavvufî düşünce ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu durum, düşünce dünyasında ve eserlerinde etkisini göstermiştir.

Necip Fâzıl’a göre tasavvuf, dine sonradan eklenmiş bir hâl değildir. Bundan dolayıdır ki şerîat ve tasavvuf birbirinden farklı şeyler değildir. Ona göre tasavvufun gayesi, kötü ahlâk ve çirkin huylardan arınmak, insanın ana sermayesi olarak kabul edilebilecek üstün ahlâk ve güzel hasletlerle donanmaktır.

Ki şiirinde açıklar: “Ne var ki, pazarlığa girişecek ecelle; Sermayem tek kelime, Allah azze ve celle.”

BENZER KONUDA MAKALELER:

Neredeyse İstanbul Neredeyse İstanbul’la yaşıt bir caddeden, Divan Yolu Caddesi’nden bahsedeceğiz bu ay. Boydan boya bütün sur içi İstanbul’unu kat ederek iki farklı kanattan sur kapılarına ulaşırdı Divan Yolu. Bu eskiden böyleydi. Bugün ise Divan Yolu derken daha çok ...
Evvel giden ahbâba Bu yazımızda, 1 Kasım’da vefatının 60. sene-i devriyesini itmâm eden, fakat “gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüten” şâirden, İstanbul şâiri Yahya Kemâl’den bahsedelim istedik. Üsküp’te doğup büyüyen şairin memleketinin tadını, Üsküp’e pek benz...
Bir mâbed üç ibadet Günümüz mimarî yapıları, ne kadar çok kat o kadar insan anlayışı üzerine kuruludur. İnsanlar onlarca kat yüksekte otururken gökyüzüne yaklaştı, ama onu göremeyecek hâle geldi. Bazı güzellikleri gölgelediklerinin farkına varmadılar. Yüzyıllar öncesini...
Yakmayan ateş “Âteş gibi bir nehr akıyordu Ruhumla o ruhun arasından” İlk insanlar ateşi bulduklarında onu sadece ihtiyaçlarını karşılamak için kullanmışlardır. Daha sonra bazı sapkınlar ona taptı, ilah edindi. Tek yaratıcının Allah olduğunu bilmeden Hz. İbrah...
“Ben gidince nem kalır” Ona “Evler Şairi” dense de Necatigil denildiğinde, akla dokununca insanı solgun bir güle döndürüveren “Solgun Bir Gül Dokununca” şiiri geliyor. Elbette ne yapsa şairliğinin gölgesinde kalacaktı, zira Türk şiirinin büyük ve güçlü şairlerindendir. Kend...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*