Risalet aynasında ulûhiyetin görünümü

Dinin direklerini oluşturan iman esasları bir bütündür. Biri diğeri olmaksızın olmuyor. Allah’a iman meleklere imanı gerektirdiği gibi, aynı zamanda kitaplara, peygamberlere, ahiret ve kadere imanı da lüzumlu kılıyor. Zira bunlar, parçalanmaz bir “küll” hükmündedir. Bu açıdan bakıldığında iman esasları bir zincirin halkaları gibi iç içe geçmiş bir görünüm arz ediyor.

Bu da gösteriyor ki, bir iman esasını zihnimize oturtabilmemiz için bir diğerine ihtiyacımız oluyor. Ulûhiyet dediğimiz Cenab-ı Hakk’ın ilah olması ve her şeyin, her mevcudun Yaratıcısı olması meselesi, ancak irsal-i rusül ile anlam kazanıyor. Çünkü bir eser onu tanıtan olmaksızın bilinmeye konu olamıyor. Zat-ı Akdes kendi varlığını bize resuller vasıtasıyla zahir bir surette gösteriyor: “Çünkü nasıl güneş ziya vermeksizin mümkün değildir; Öyle de ulûhiyet de peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.”1 Mesuliyet kavramı bile bu şekilde ortaya çıkıyor. “Peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz” (İsrâ: 15) âyetinde mesuliyet, vahiy-nübüvvet ilişkisi üzerine oturtulmuş. Cenab-ı Hak imtihan, sevap-günah, mizan sistemini bu husus üzerine bina etmiş.

Miraç Risalesi’nde, muhatabın bizzat kendisi olamayan, konuyu kenardan dinleyen mülhidin kalbinden şu geçtiği ifade ediliyor: “Ben Allah’ı tanımıyorum, peygamberi bilmiyorum. Nasıl Miraç’a inanacağım?”2 Bu soru üzerine Bediüzzaman Hazretleri öncelikle Cenab-ı Hakk’ın ulûhiyetini, eserleri ile izah edip ispatladıktan sonra, bunun lüzumu olarak peygamber gönderilmesinin gereği üzerinde durmuştur.  Kâinata Kur’ân nazarı ile baktığımızda mevcudat adeta birer huruftur (harfler) ve mânâ-i harfî ile bu huruflar başkasının mânâsına işaret ediyor. Bu kadar muntazam yaratılan mevcudat ve “muhayyerul ukul tezyinât” (akıllara hayret veren zinetler/süsler) ile elbette Sani bize, bedîî (güzel) sanatıyla Zât-ı Bâri’ (her şeyi tertipli, düzenli, uygun, uyumlu yaratan Allah) olduğunu ispat ediyor. Lakin bizlerin bunları görebilmesi için tebliğ edici bir muallime ihtiyacımız vardır. Malûmdur ki, bakmak ve görmek aynı şey değildir. Dünya adeta bir sergi yeri suretinde yaratılmış. Bakıyoruz, ama görebiliyor muyuz? İşte kâinata baktığımızda bizlere mektup suretinde gönderilen mevcuttan Yaratıcımızı görebilmemiz için böyle birinin yol göstericiliğine ihtiyacımız vardır. Çünkü gizli kemalât ve acîb hazinelerin kıymetleri ancak “sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici” ile bilinir.

Toplum hayatı, vahyin varlığını ve bu vahyin elinde görüneceği bir zat ister. Tek başına geçirilen bir ömür ise bunu gerektirmez. İbni Tufeyl’in “Hayy bin Yakzan” adlı eserinde anlatıldığı üzere, adada hayatını tek başına sürdüren birinin kemâle varmasının söz konusu olmadığı, kemâle varmak için ahlâka ve birtakım kurallara ihtiyaç olduğu görülmektedir. Bediüzzaman Hazretleri ise İşaratü’l-İcaz’da, ibadet bahsinde bu mesele ile ilgili hususu harika bir silsile ile ortaya koymuş, insanın ihtiyaçları için de kendi cinsinden olanlarla mübadele suretinde bir ilişki içinde olma zorunluluğundan bahsetmiş ve ardından bunun toplumsal kurallar içinde olması gerektiğine vurgu yapmıştır. Bu toplumsal kuralların ise kanun olduğunu, bu kanunun da ancak peygamber tarafından uygulanması gerektiğini izah etmiştir. Bu peygamberin de peygamber olduğunun ispatı, elinde gösterdiği Cenab-ı Hakk’ın fiilleri olan mu’cizelerdir. Kelâm ilmi ıstılahında (tabirinde) mu’cize kavramı, peygamberden çıkmakla birlikte, peygamberin değil Allah’ın fiili olarak isimlendirilir. Yani Cenab-ı Hak bizzat, o vazifeli zatların davalarında hak ve doğru olduklarını umulandan ziyade bir surette halkın nazarlarına mu’cize şeklinde göstermiştir.

Neden birden fazla peygamber gelmiştir, sorusunun cevabı ise tarihsel olgunun varlığıdır. Farklı zaman ve zeminde yaşayan toplumlar durumlarının farklılığından dolayı birden fazla peygamber gönderilmesine sebep olabilmişler. Hatta bazı zaman olmuş ki aynı kavme bile birden fazla peygamber gönderildiği olmuştur. Musa ve Harun (as) peygamberlerin örneğinde olduğu gibi…

Yazının devamına dergimizin Ağustos sayısından ulaşabilirsiniz…

BENZER KONUDA MAKALELER:

Çobana zor gelmeyen sorular Bu derginin misyonu, herhalde, Kur'ân’ı ve onun çağdaş tefsiri olan Risaleleri zamana ve olaylara uygulamak ve değişen zamanı değişmezlere bağlayıp çözmektir. Bu yazıda biz de bunu yapmayı deneyeceğiz. Peygamberimiz bir lider miydi? Elbette evet....
Zorlu yolun kutlu yolcusu Peygamber; kendisine vahiyle fısıldanmış, diline söz ve eline kitap verilmiş, rüyasında gerçeği görmüş âdemoğluna denir.1 İnsana unuttuğunu hatırlatan, haber getiren değil “haber”i getirendir. Eren, yapan, edinen, basamağı çıkan, iradesinde olan deği...
Sıkıntılar mühim dersler verir Peygamberler, en basit ve bilinen tanımıyla Cenab-ı Hakk’ın emirlerini insanlara ulaştıran kişilerdir. Ancak onların vazifesi sadece emirlerin yazılı metnini ileten bir elçi olmak değildir. Aynı zamanda, getirdikleri emirlerin tatbikinin birer numune...
Peygamberliğe dair bazı sorular Ön not: Bu yazımızda peygamberlik üzerine merak edilen temel soruların cevaplarını içeren bazı konulara değineceğiz. Soruların birbirinden bağımsız olmasından dolayı paragraflar arasında bağlantı kurulmaması rica olunur. İstifadeli okumalar! Peyga...
Peygamberler olmasaydı Hiç düşündünüz mü? Acaba peygamberler olmasaydı hayatımız nasıl olurdu? İlk insan Hz. Âdem’le (as) başlayan ve peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) ile son bulan peygamberlik yeryüzünde bulunmasaydı hayatımız maddî ve manevî olarak nasıl şekillenirdi? ...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*