Yakmayan ateş

“Âteş gibi bir nehr akıyordu
Ruhumla o ruhun arasından”

İlk insanlar ateşi bulduklarında onu sadece ihtiyaçlarını karşılamak için kullanmışlardır. Daha sonra bazı sapkınlar ona taptı, ilah edindi. Tek yaratıcının Allah olduğunu bilmeden Hz. İbrahim’i  (as) ateşe atanlar yine sapmış olanlardı. Türk edebiyatında ve kültüründe ise ateş, daha çok anâsır-ı erbaanın bir unsuru olduğu için ele alınmış ve genelde benzetme öğesi olarak kullanılmıştır. Edebiyatımızın “ateş şairi” olduğu için yazıya Ahmet Hâşim ile başladık. Ondan önce Şeyh Gâlib de gülü, gül bahçesini, gül fidanını hep ateş olarak görmüştür. Bunda yaşadığı dönemdeki İstanbul yangınlarının etkisi göz ardı edilemez. Şairler, hayatlarındaki birçok gözlemden yola çıkarak bu mazmuna şiirlerinde yer vermişlerdir. Biz de bu yazıyı kültürümüzde ve edebiyatımızda ateşin yerini görmek/göstermek adına kaleme aldık.

İnsan muhayyilesini bunca beslemiş ateşin, zannettiğimizden daha farklı anlamlara geldiğini eski metinlere yeniden döndüğümüzde fark ediyoruz. Aşk tasavvufta ateştir. Çünkü aşk, “âşığı yakar ve gönül ocağını tutuşturur”. Ateş âşığın duyduğu aşk ızdırabının ifadesi olmuştur. Yukarıda da bahsedilen ateş; Şeyh Gâlib o denli yanar ki, bütün bahçe (dünya) ateşler içinde yanar:

“Gül âteş, gülbün âteş, gülşen âteş, cûy-bâr âteş
Semender-i tıynetân-ı aşka besdir lâlezâr âteş”

(Gül, gül fidanı, gül bahçesi, ırmaklar ve lâle bahçesi ateştir. Semender yaradılışlı âşığa bu kâfidir.)

Hititlerde ateş temiz ve kutsal bir varlıktır. Temiz ruhu temsil eder. Bunlarda Pahhur ateşle müvekkel tanrıdır. Ateşin bulunduğu yeri, ocağı da kutsal sayarlar. Yunan’da Prometheus ateşten sorumlu olan tanrıdır. Burada Hertia ise ocaktan ve aileden müvekkel olan tanrıdır. Hintlilerde ise Agni ateş tanrısıdır ve bunun da ocaktan ve aileyi bir arada tutan yapıdan sorumlu olduğu görülür. İran’da da Azer adlı tanrı da ateşten sorumludur. Tüm bu tanrılar, inançlar ve rivâyetler bir yana en güzel din olan, hak din İslâm’da ateş daha çok nur olarak karşılanır. Bunu kıssalarda, âyetlerde ve hadislerde temaşa etmek mümkündür. Elbette yakıcı olan ateşin bir de olumsuz hâli var ki, bu da daha çok nâr kelimesiyle karşılanan ve cehennem ateşini ifâde eden ateştir. Bunun yanında cinlerin ve şeytanların ateşten yaratıldığına dair âyet-i kerîmeler bulunur.

Anadolu topraklarında en çok revaç bulmuş İbn-i Arabî felsefesinde ateşin, feleğin hareketleri sonucunda ortaya çıktığı söylenir. Ateş yakıcı bir unsurdur ve su dahi içinde yanıcı madde bulundurur.

Bütün etnik kültürlerde bir kutsal ve mit olarak karşımıza çıkan ateş Araplarda, Acemlerde, Türklerde ve dahi Yunan’da bazı özel anlamlar taşıyordu. Mesela Araplarda cadı ateşi, yaralı ateşi, harrateyn ateşi, ebu’l-Hubâhib ateşi, haksızlık ateşi gibi ateş türleri vardır.

Cadı ateşi, çölde dolanan bedevilere musallat olan dişi bir cinin ışık şeklinde görülmesine denirmiş. Cadı ateşi denildiğinde bu cin akla gelir, şairler bu cine galip geldiği gibi hikâyeler anlatırmış. Her şairin bazı cinleri bulunduğunu anlatan bir cahiliye dönemi Arap dünyası için anlaşılabilir bir anlatıdır. Yaralı ateşi ise akreple sokulan, kamçıyla yaralanmış kişinin yanında yakılan ateşmiş, bu ateşin yaraları sağaltacağına inanılırmış. Haksızlık ateşi ise bir komşudan haksızlık gördüğünü belirtmek üzere bir tepeye çıkılıp yılda bir kez yakılan ateşmiş. Osmanlı döneminde de var olan, kalabalıkta padişahın dikkatini çekmek ve inâyetini istemek için başta saman çöpü yakmak âdetine benziyor.  Harrateyn ateşi ise Harre denilen yerlerde kendiliğinden, hüdâyinâbit yanan yerlere denilirmiş. Mesela Harre-i Leylâ varmış ki burada zaman zaman yanan ateşe aşk ateşi denirmiş. Ebû’l-Hubâhib ateşi ise Ebû’l-Hubâhib nam cimri bir adamın gece kimse gelmesin, masraf çıkmasın diye yakmadığı ateşe verilen isimmiş. Araplarda bu gibi, esir ateşi, antlaşma ateşi gibi ateş çeşitleri de bulunurmuş. İslâm güzelleştirir ve küffarın ateşini söndürür. Bu da dünya var olduğundan beri değişmeyen bir gelenektir.

İran’da Zerdüşt dininde mecûsilerin küfrünü de unutmamak ve İslâm’ın Peygamberi Hz. Muhammed’in (asm) mevlîdinin, yani nûrun dünyaya gelmesi anında bir mucize olarak bunların bin yıllık ateşinin söndüğüne şükretmek gerek.

Türklerde de İslâmiyet’ten önce kut kabul edilir ve içinde bir ruh olduğuna inanılırdı. Bu mevzuya daha evvel “Dillere Destan” başlıklı yazımızda değinmiştik.

Anâsır-ı Erbaa da denilen kâinattaki dört unsurdan biri olan ateş Osmanlı’da da bazı şekillerde karşımıza çıkıyor. Mesela “Ateş Kayığı” ifadesi Eminönü ile Boğaz arasında hem insan hem de yük taşıyan kayıklara denirmiş. Hakikaten ikindi vakti Boğaz’da güneşin cengiyle deniz, altından bir ateşe döner.

Ateşe nal atmak ise ayrılan birine çabuk kavuşmak için yapılan bir âdetmiş. Bazen bu nala özlenen kişinin ismi yazılır öyle atılırmış ateşe, “tez gelesin” diye. Gelen bazı misafirlerin çabuk gitmesi için Tebbet Suresi’ni tersten okuyanları daha evvel yazmıştık. Bu kez gelen başka bir misafir için ateş yakmak âdeti bulunduğundan bahsedelim. Gelen misafirin şan ve şerefi ifade etmek için meş’aleler, ateşler yakılırmış.

Bütün bunları, dünyadaki çeşitli kültürleri bir unsur etrafında göstermek için anlattık. Şimdi esâs teşkil eden ve temiz olan, Allah’ın kudret eliyle insanlara hizmet için yarattığı ateşi ele alalım.

Âteş-i Halil, İbrâhim Peygamber’in (as) ateşe atılma hâdisesini içerir. İbrâhim (as),  Nemrud’u puta tapmaktan vazgeçirmeye çalışınca Nemrud onu ateşe atarak cezalandırmak istemiştir. Ateşin çok yüksek oluşu nedeniyle hiç kimse onu ateşe atmaya cesaret edememiştir. Şeytan gelerek Nemrud’un adamlarına mancınık yapmayı öğretmiştir. Ancak ateş, Allah’ın emriyle onu yakmamış ve bir gül bahçesine dönüştürmüştür. İbrâhim (as) ateşe atılmadan evvel Cebrail (as) gelerek, “Ben Cebrail’im, bana ihtiyacın var mı?” diye sormuş o da Cebrâil’e “Benim sana ihtiyacım yok. Benim ve ateşin yaratıcısı olan Allah’tan yardım isterim” diye cevap vermesi üzerine Allah, kulu olan peygamber için hizmetçisi olan ateşe: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selametli ol!” (Enbiya Suresi, 69) buyurmuştur. Allah, onu dost olarak ilân edip ateşi gül bahçesine çevirmiştir.

“Kavminin (İbrahim’e) cevabı ise: ‘Onu öldürün yahut yakın!’ demelerinden ibaret oldu. Ama onu ateşten kurtardı. Doğrusu bunda, iman eden bir kavim için ibretler vardır.” (Ankebut, 24)

“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selametli ol!” âyetinin işâretinden, ateşin yakmayacağı maddî bir madde olduğu mânâsını çıkaran Bediüzzaman, “amyant” denilen ateşin yakmadığı maddenin, insanların bulduğu önemli keşiflerden biri olduğunu söylemektedir.

Âteş-i Musa kaynaklarda, Musa’nın (as) peygamberlikle görevlendirileceği anda yeşil bir ağaç üzerinde gördüğü ve kendisine kılavuzluk eden ateş olarak geçmektedir.

Hani Musa, ailesine şöyle demişti: ‘Gerçekten ben bir ateş gördüm. (Gidip) size oradan bir haber getireceğim yahut bir ateş parçası getireceğim, umarım ki ısınırsınız!’ Oraya geldiğinde şöyle seslenildi: Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir!” (Neml, 7-8)

Cehennem ateşinden korunmak için gelin yanalım âteş-i aşka.

 

Düzeltme ve özür: 2018 Nisan tarihli yazımızda, Galata Mevlevihanesi’nin Sultan Selim tarafından onarılma tarihi 1791 yerine sehven 1971 yazılmıştır. Dikkatlerden kaçmış bu hatayı düzeltir, okurlarımızdan özür dileriz.

BENZER KONUDA MAKALELER:

Evvel giden ahbâba Bu yazımızda, 1 Kasım’da vefatının 60. sene-i devriyesini itmâm eden, fakat “gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüten” şâirden, İstanbul şâiri Yahya Kemâl’den bahsedelim istedik. Üsküp’te doğup büyüyen şairin memleketinin tadını, Üsküp’e pek benz...
Bir mâbed üç ibadet Günümüz mimarî yapıları, ne kadar çok kat o kadar insan anlayışı üzerine kuruludur. İnsanlar onlarca kat yüksekte otururken gökyüzüne yaklaştı, ama onu göremeyecek hâle geldi. Bazı güzellikleri gölgelediklerinin farkına varmadılar. Yüzyıllar öncesini...
“Ben gidince nem kalır” Ona “Evler Şairi” dense de Necatigil denildiğinde, akla dokununca insanı solgun bir güle döndürüveren “Solgun Bir Gül Dokununca” şiiri geliyor. Elbette ne yapsa şairliğinin gölgesinde kalacaktı, zira Türk şiirinin büyük ve güçlü şairlerindendir. Kend...
Şiire inen nur “Duvarda bir küçük örümcek gibi İnce dertlerimle işledim bir ağ” mısralarını 21 yaşında yazmış olan, büyük şâir Necip Fâzıl’ı bu köşeye taşıyalım istedik. Hayatıyla, okudukları ve yazdıklarıyla gençlere farklı ufuklar açmış şâir ve fikir adamı, N...
Bir garip hâlet “Bu can benden geçmeden Bu dünyadan göçmeden Bir tek seni sevmek çok değil” diyerek bitirdiği bu şiiri, sadece “Kunâla”yı yazsa bile burada anılmaya değer bir şairdir Âsaf Hâlet Çelebi. 27 Aralık 1907’de dünyaya gelen Âsaf Hâlet, Osmanlı eğitim ...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*