Sesler ve sessizlikler

Yaşamak… Bir sese kulak vermek… Bir sazın, bir gitarın tellerine, yaprakların sesine, sessizliğin sesine…

İnsan hep bir arkadaş arar. Kendisiyle arkadaş olduğu kadar da başkasıyla arkadaş olur, diyebilirim. Bu yüzden insan bir ses arar. Mehmet Akif bir şiirinde yalnızlığı nasıl da resimlemiş. Hasta belki de, belki de yalnız, belki de İstiklal Savaşı’nın o can yakıcı, can alıcı günleri… Belki de Mısır’da olduğu günler… Diyor ki: “Biri olsa da evde, ben su istesem; su yok, dese.” 

Düşünebiliyor musunuz; bir sese bunca muhtaç oluşun böylesini!
Aslında her ses bir davet… Yaprakların sesine şöyle bir kulak verin. Suların, kuşların sesine… İşte bu besteler; “acaba biz de o seslerin ahenginde yer alabilir miyiz”in bir telaşesi…

Bir tele dokunmak gibidir hayat.
(Çok şiirsel konuşma gibi oluyor, ama hayatın kendisi şiir… Şiir kılı kırk yarmak demekmiş ya…)

Hayatın kendisi incecik… İncecik tellere dokununca işte bir ses başlıyor, bir hayat sesleniyor. Hayatın daha bir farkında oluyorsunuz.
Her adımınız bir nota… Ve adımlar yan yana gelir; hayatın bestesi olur. Ve “o ses”e kulak verip durursunuz.
Hangi sese?
Her insanın b/aktığı bir ses var. Duymak istediklerinizdir o sesler…
Hayat hep seslenir.
Şöyle sessiz bir yerde kalbinizi susturun. (Yok, yok; kalbinizi susturamazsınız.)
Evet… İşte o sesi artık kulağınız duymaz, yani sessizliği kalbiniz duyar. Gözleriniz görür o sessizliği.

Risale’nin bir yerinde müellif, gözleriyle duyduğunu, kulaklarıyla  gördüğünü söylüyor. Evet, gözler duyar, kulaklar görür. Elinizle duyarsınız. Körler elleriyle duyar. Adımlarıyla, ayak uçlarıyla, parmak uçlarıyla dokunarak duyar.
Duymak… O da yakalamak, o da hissetmek, o da görmek…
Evet, bir ömür seslerle yaşarız.
Sesler bize hep dokunur. (Dokunur mu acaba?) Kimisi çok içlidir. Onunla daha bir içli dışlı oluruz. Mesela türküler neden bu kadar ağıtlı seslenir?

Ne diyor Karacaoğlan: “Üç derdim var birbirinden seçilmez/ Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.” Ve alır sazı eline, ağlar da ağlar aslında. Sevdiğine ağlar, ayrıldığına ağlar. Ve en çok da neye ağlar? Öleceğine, ölümlere…
Üç dert: bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.
Bunların çözüldüğü yerde medeniyet vardır. Ayrılığın, yoksulluğun, ölümün çözüldüğü yerde gerçek medeniyet vardır. O zaman her ne kadar biz geçici olarak ayrılıkları çözüyorsak da on saati bir saate, bir saati beş dakikaya veya kıtalar ötesini, okyanuslar ötesini saniyelere indiriyorsak dahi dünyada ayrılığın, yoksulluğun, ölümün kesin çözümü yok. Bir müddetçiğine… O kadar. İşte adım başı hastaneler; acaba birkaç dakika daha yaşar mıyız diye…
Ayrılığın, yoksulluğun, ölümün sesleri de ayrı ayrı… Hepsinde gözyaşı var. Ayrılıkta da yoklukta da… Ölümde de hıçkırıklar…

Sesler insanı ayrı bir oyalar.
Ve işte Anadolu insanı bir çığlık atar. Uzaktadır annesi, babası, bir sevdiği ve gurbetin türküleri yankılanır gökkubbeye. Hatırladıklarımdan Âşık Veysel, Neşet Ertaş seslerini duyurur. Şimdiden sonsuzluğa gitsin diye.
Bir ses bırakıp gitmeli. Yunus gibi, Fuzulî gibi, Mimar Sinan gibi bir ses, bir eser bırakıp gitmeli.
Sivrisineğin, arıların vızıltısı, kuşların cıvıltısı, yolun vınıltısı var. Yol sesi neler söyler size? Suların sesini, yolun sesini ayrıca bir dinleyin artık bundan sonra yollarda.

Gece evdesiniz ve çıt, çıt, çıt saatin sesleri… Bazıları kaldırır; uyuyamıyorum diye. Bana ninni gelir. Hatta saatler doldurmalı gece eve ve zamanın sesini duymalı… Veya sessizliğin sesini duymalı tenha odalarda. Tenha yollarda, içimizin tenhalıklarında…

Elimiz tellere dokunur ve teller hayatın seslerini bize tercüme eder. Yoksa o sesler olmasaydı Gesi Bağları’nı bilir miydiniz? Orta Anadolu’nun ücra bir yerinde şimdilerde artık şehre katılmış Gesi veya Gezi Bağları… Ağlar gibi bir türkü… “Gesi bağlarını dolanıyorum/ Yitirdim yârimi; aranıyorum.” İşte böyle seslenir; sevdiği duysun diye. “Bir ses ver!” denir. “Oradaysan bir ses ver!”

Bir sesin var mı senin de?
Bir şiirin, bir mimarî eserin? Yaptığın bir şey var mı? Senden ne kalacak geriye? Nefeslerini bir dinlesene. Her ân “Hu…” sesindesin. Her ân O’nu söylemektesin.
Kalbini dinlediğin olur mu ara sıra?
(Ha, bu arada bir sır vereyim; insan en az kendini dinler, kendi sesini dinler.)

“Ağzından çıkanı kulağın duysun” ne peki? Kendi sesini duyuyor musun? Kendi nefesini? Heveslerinin sesini? Sessiz bir ân var mıdır?
Şöyle ara sıra susun. Hani çok konuşan birilerine: “Bi’ sus be!” denilir ya. Yani bir sus da kendini dinle. Sus da biz seni dinleyelim. Besteli konuşmuyorsan, bir besten yoksa, güzel dokunuşlarda değilsen sesinle, bakışınla, ellerinle; uzaklaş öylece. Veya git, sesler topla dağlardan, ovalardan, nerelerden… Lemaat’ta geçiyor: “Taşlardaki tık tıka, sulardaki zem zeme, yapraklardaki hem heme, kuşlardaki civ cive…” gibi… Hani bir kulağımızı veririz şöyle, elimizi götürüp, duymak için hayatı…

Ve günde beş vakit bir ses yüreğimize, kulaklarımıza dökülür, dokunur.
Bir şeyler okunur günde beş vakit. Ve vakitleri doldurur.
Şehir dendi mi, aklıma birkaç şehir gelir. Önce hangisi gelir? Çok da sıralayamam. Ama haydi bir sıralama yapalım isterseniz:
Mekke, Medine, Kudüs, İstanbul, bir de Isparta.
Mesela İstanbul bu üç sesle özetlenebilir: Ezan sesi, martı sesi, vapur sesi…

Geçenlerde balkonda oturuyorum. Uzun bir vapur düdüğü… Öttü de öttü. Bir iki mısra yazmıştım. Nasıldı?
Vapur sesini duyunca;
Anladım İstanbul’dayım.
Evet… İstanbul’un sesleri kulaklarımızın pasını alır. (Fakat şu inşaat sesleri artık sussa İstanbul’u doya doya duysak.)
Ezan sesi, vapur sesi, martı sesi; eşittir İstanbul.

Bir ses bırakın gidin.
Gittiğiniz yerlerden sesler toplayın. Ağaçlara kulağınızı verin. Kuşları bir dinleyin; bizim için ötüyorlar. Sabahleyin aman ya Rabbi…

Geçenlerde bir sabah namazı sonrası Yuşa Tepesi’nde kuşların o konserini dinlemek unutamayacağım karelerde yerini çoktan aldı bile. Beni benden aldı. Oradan şöyle bir Boğaz’ı seyretmek, sabahı dinlemek, kuşları dinlemek… Derin bir sessizliğe, kuş seslerinin dolduruluşu ve İstanbul’un bir daha İstanbul oluşu…
Bir gün çekin gidin şöyle oraya siz de. Kendi sesinizi duyacaksınız; sessizliği dinlerken, sabahın seslerini dinlerken.
Şehir insanın aynası, yaşadığı yer insanın aynası. Şöyle bir sus. Kendini dinle. Aç kulağını, gönlünü dinle bakalım. Duyduğun ne?

Giderken beni karanlığa terk etme; o cümleyi söyle: Allah’a ısmarladık…

(Hafta içi her gün saat 17.00’da, tekrarı 21.30’da İstanbul Bizim Radyo’da yayınlanan “Keyfince Lügât” programından deşifre edilmiştir.)

BENZER KONUDA MAKALELER:

Edebiyat Mecburi eğitim beş yıldı, derken sekiz oldu, derken on iki... Herhâlde böyle böyle yirmi ikiye, otuz ikiye gidecek; Sonunda da yüz yirmi iki yıl olacak tahmin ediyorum! Ve sonuç? Sonuç, tabiî daha iyi olacak. Yıllar arttıkça kültürümüz artıyor, ke...
Ölüm Rüştü Onur diye genç bir şair... Yirmi iki yaşında ölmüş. Ölüme gidişini şöyle anlatıyor: “Önce öksürüverdim, öksürüverdim hafiften. Derken ağzımdan kan geldi. Bir ikindi üstü; durup dururken... Meseleyi o saat anladım. Anladım, ama iş işten ge...
Korku ve ümit Korkuyu ve ümidi, bir teraziye benzetelim mi? O, eski terazilere. Kefeleri var ya, kefe denir onlara biliyorsunuz. Evet, kefe... Şimdi artık farklı teraziler var. Elektronik deniyor, dijital deniyor, bir şeyler deniyor. Yani kelimeler de artık bize y...
Su Su. Su. Su... İnsanın susayınca "su" diyerek susuzluğunu giderebilmesi mümkün mü! Bilemiyorum da, “su” deyince insan serinliyor. İçmek... “Su gibi içti” deriz. Hayatı su gibi içmek, dersleri su gibi içmek, kitabı su gibi içmek, gökyüzünü su gibi içme...
Beklemek “Bir yolcu bekliyorum Nasıl da hasretliyim Adı neydi unuttum Yıllardır kederliyim."  Ömür boyu bekleriz. Beklemek... “Bek” kelimesinden geliyor, sağ bek, sol bek deriz ya... Bir yolcu bekleriz, kapımızın zili çalsın isteriz... Hele gurbette is...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*