Loş odalar mektebi

Bahçesindeki asırlık çınarının kuş terennümleriyle, şadırvanının su sesi birbirine karışır Galata Mevlevihânesi’nin. Mezar taşlarının ve ağaçlarının gölgesinden kedileri eksik olmaz. Şehrin göbeğinde insanı kadîm zamanlara götüren bir uzlet mekânıdır. Şeyh Gâlib’in sandukasının önüne bırakılan kurumuş gül, bize o zamanların naif insanlarını hatırlatır.

Hazîresinde Esrar Dede ve Fasih Dede’nin de bulunduğu mevlevihâne, birçok şairiyle dönemin kültür merkezi konumundadır. Mevlânâ kaynağından beslenen Mevlevî şairler onun gibi ayrılıktan şikâyet ederler. Musikî, güzel sanatlar, hat, resim gibi sanatların gelişiminde de Mevlevîliğin katkısı yadsınamaz. 3. Selim’in “Pamuk Şeyhim” dediği Gâlib Dede (Şeyh Gâlib) ile hemhâl olması dönem açısından önemlidir. Sanatla ilgilenen hatta sûz-i dilârâ makamını bulan padişah, Gâlib Dede’ye göre taze bir candır. İkisi de yenilik peşindedir. Mutrip heyetine piyano dâhil edilmeye başlandığı bu dönem Türk musikisî gibi, Viyana klasik üslubunun da zirve noktasına ulaştığı çağdır.

Her ne kadar yazımızda Galata Mevlevihânesi, özelinde Mevlevîliği ele alacak olsak da, genel olarak Mevlevîlik geleneği ve şairlerinin kültürümüze olan katkısını vurgulamaya çalışacağız.

1491 İstanbul’unda kurulan ve en eski Mevlevî âsitânesi olan Galata yâhud Kulekapısı Mevlevîhânesi; “Hak-âşinâlar için etrâfındaki kesretin, zulmetin ortasında ışıldayan bir tevhîd çerâğı” olma özelliğini tekkelerin kapatılmasına kadar (1925) sürdürmüştür. Bugün hâlâ “bir âşinâ nigâha ruhsat olsun” diye ziyârete gelenler için -Pazartesi günleri hâriç- kapıları açık. Onu uhrevî bir dünyadan uçup Galata’da konmuş hissine mâlik edenler ise şüphesiz sâkinleri.

Galata Mevlevîhânesi aynı zamanda; Mevlevîliğin ve Mevlevîlerin mûsikîden şiire, hüsn-i hattan ebruya pek çok sanat dalında gösterdiği muvaffakiyet ve bunlara atfettiği önemin bir getirisi olarak birçok sanatkâr yetiştirmesi bakımından bir kültür merkezidir.

Bunlardan ilk akla gelen isim elbette otuz dört yaşında Galata Mevlevîhânesi’nin yirmi ikinci şeyhi olan Gâlib Dede’dir (ks). Gerek kendi döneminde dervişler tarafından ve gerek şimdi bir şekilde yolu divan şiiriyle ve Mevlevîlikle kesişmiş herkes tarafından çok sevilen Şeyh Gâlib’in birden çok eseri olmakla birlikte bunlardan en mühimleri şüphesiz Dîvân’ı ve Hüsn-ü Aşk mesnevîsidir. Onun postnîşîn olduğu dönemde en parlak devrini yaşamıştır. Ne var ki Şeyh Gâlib’in genç yaşında ten gülü solmuş, 3 Ocak 1799’da hâmûştur. Sandukası bugün hâlâ “Hâmuşân/Suskunlar”ın sağ yanında, ilk Mesnevî şârihi Ankaravî Şeyh İsmail Rasûhî Dede, Mehmed Rûhî, Hüseyin ve İsâ Selim Efendiler ile komşu olduğu türbededir. Hâmuşân, yani Suskunlar diye bahsedilen yer mevlevîhânenin hazîresidir. Burada en arka sol cenahta ilk matbaayı kuran İbrahim Müteferrika’nın, Şeyh Gâlib’in hem-demi, pek sevgili dostu, onun gibi şâir olan Esrâr Dede’nin, Fasih Ahmed Dede, şâir Leylâ Hanım, şâir ve neyzen Nâyî Osman Dede’nin, Tepedenli Ali Paşa’nın aile efrâdının mezârları bulunmaktadır. Bunların hepsi susmuştur, fakat hâlâ bir lahza susmadan konuşanların duyamadığı bir şiiri okur, bir neyi üflerler.

1975 yılında müze olarak açılan Mevlevîhâne külliye hâlinde inşa edilmiştir, içerisinde; semâhâne, derviş hücreleri, şeyh dairesi ve hünkâr mahfeli, bacılar kısmı, kütüphâne, sebil, muvakkithâne, mutfak, türbeler ve hazîre bulunur. Binada 18. asrın Barok üslûbunun emsâli sekizgen bir semâhâne bulunmaktadır. Buranın etrafı bir hatfe kadar yükseklikte seyirlik yerlerle çevrelenir. Buranın üst katında şeyh dâiresi ve hünkâr mahfili bulunur, bu üst kattan aşağı yansıyan ikindi güneşi görende “loş odalar mektebi” hissi veren, hayâlî, lahûtî bir âleme benzer. Yukarı katta bugün özel hat levhaları, silsileler, hilye-i şerîfler, ebru tablolar, hokka-divit, kahve takımları ve klasik Türk müziği âletleri, nota defterleri bulunmaktadır. Kâgir yapıda yer alan derviş hücrelerinde ise bugün, Mevlevîlerin sikke, hırka gibi özel kıyafetleri, çile için küçük kısa bastonlar, mutfak kısmında da bazı mutfak eşyaları bulunur. Burada bir tahta sütunda parmaklar gezdirildiğinde, elinizin altında atan bir kalp gibi geçmişi hissedilir. Devam eden odalarda Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin bir nüshası ve ilk on sekiz beytinin yazılı olduğu bir hat levhası vardır. Diğer odalarda bir takım eşyalar ve beyitlerin, dörtlüklerin yazılı olduğu bazı sayfalar ve derviş temsilleri vardır. Evliyâ Çelebî meşhûr Seyahatnâmesi’nin birinci cildinde İstanbul’u anlatırken Galata Mevlevîhânesi’nde yüz kadar derviş hücresinin olduğunu kaydeder.

Geçmişe, Gâlib devrine dönersek; Mevlevîhâne artık bakıma ihtiyaç duyduğu zaman, Şeyh Gâlib dönemin pâdişahı 3. Selim’den 36 beyitten oluşan bir kaside ile onarılmasını ricâ eder, ilk beyti şudur:

“Gönül bir beyt-i ma’mûr-ı safâdır aşk mi’mârı

Yatur ammâ ki şimdi başka bâmı başkâ dîvârı”

(Gönül safadan mamur edilmiş bir evdir, (içinde) aşk mimarı yatar ama şimdi çatısı başka, duvarı başkadır.)

Diyerek bir manâda Mevlevîhâne’nin içinde aşk mimârı yatar, ama çatısı, duvarı harâbdır, demek ister ve Gâlib Dede’nin ricâsı elbette kırılmaz. Mevlevîhâne’nin onarımı 20 Recep 1206 (16 Mart 1971)’da başlar 9 Zilhicce (29 Temmuz 1791)’de sonra erer. Şeyh Gâlib’in Dîvân’ında bu tamirin bitimine de bir tarih yazılmıştır, bu da tamamı 18 beyitten oluşup son beyti şöyledir:

“Yapdı bu dergâhı pâk ü hem cedîd

Bin ikiyüz altıda Sultân Selîm”

Şeyh Gâlib’in evi bildiği Galata Mevlevîhânesi hakkında şâirin Divân’ında yazılmış başka şiirleri de bulunmaktadır. Mesela semâhânesi bir “divân-ı aşk” (aşk divânı), “meydân-ı aşk” (aşk meydânı)’tır.

Bugün dâimi bir sürâtle akan hayatlarımızda bir Mevlevîhâne’ye girmek, bir müzeyi gezmek, kütüphanenin raflarında bir kitapta kaybolmak, bir caminin mukarnesine sinen yılların gün doğumlarını seyretmek, bir kitabeyi okumaya çalışmak… Akan giden zamanımız için biraz soluklanma fırsatı vermek demek. Ömrümüze bu koşuşturmacada, bu bizi pek oyalamış, yormuş dünyada bir soluk nefes için tam ortasında yaşadığımız tarihi, yanından geçip giderek değil, durup düşünerek seyredelim.

BENZER KONUDA MAKALELER:

“Kuşların nerde senin?” “Kuşlar mıdır onlar ki her akşam Âlemlerimizden sefer eyler” demiş Ahmed Hâşim. Bu sayıda kuşlardan bahis açalım, âlemlerimize sefer edip seherde, gün doğarken ve gün batarken ötüşleriyle, daima bir hâlde, Bir’i söyleyen kuşlara kulak verelim istedi...
Hangi suyun sakasıyız? İnsan, yaratıldığından ve yaratılmış bir mahlûk olduğunu kavradığından beridir, var olmak ve yok olmak meselesi hakkında düşünmüştür. Temel ve insanî bir sıkıntı olarak karşımıza çıkan varlık-yokluk meselesine, bizim edebiyatımızda Tanzimat’a kadar h...
“Âyîneye baksam görünür sûret-i yâr” İnsan kendini seyretmeyi, beğendirmeyi seven bir mahlûktur ve ayna karşısında uzun vakitler harcar. Sabah uyanır, yüzünü yıkar, aynaya bakar. Evden çıkmadan kendine çeki düzen verir, sokağa öyle çıkar. Sonrasında dikiz aynası, cep aynası, vitrin caml...
Dünyanın Oyunları Oyun, insanın çocukluk çağından beri peşini bırakmayan ve aslında çocukluk dönemiyle sınırlandırılmaması gereken bir kültür unsurudur. Dünya hayatının bir oyundan ibaret olduğu hususu da bitmeyen bir oyun hâlinde olduğumuzun delilidir, fa...
Bir lokma, bir hırka, bir yonga… Bilindiği gibi Kârûn, gerek Kur'ân-ı Kerîm, Tevrat, Zebur gibi İlâhî kaynaklarda gerek dinî-destanî anlatılarda, Kısâs-ı Enbiyâlar’da ismi Hz. Musa ile birlikte geçen bir şahsiyettir. Allah Hz. Musa’ya ilim vermiş, o da bu ilmi Kârûn’a, Hârûn’a ve Yû...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*