Kâinata değişmem!

Nasıl anlatılır bilmiyorum. Hep onun gibi olmaya çalıştığınız, ama hiç olamadığınız birini anlatmayı denediniz mi? Erişilmez bulduğunuz, ama erişmek için dua ettiğiniz birisini tarif etmeye uğraştınız mı? Zaten böyle birisi kâğıda, kaleme, kelâma sığar mı? Öyle ya, kâinata değişilmeyen bir zat, nasıl sığar böyle küçük sınırlara, böyle daracık satırlara? Sahi neydi o insanı bu kadar büyük kılan? Herkesin gözünü diktiği ve imrenerek baktığı bu adamı bu kadar kıymetli yapan şey neydi? Belki biraz da haddimi aşarak o insanı anlatmaya çalışacağım.

Gençlik Rehberi’ni okuyarak Nurları tanımış ve sonra o Nurlar âleminin en parlak yıldızlarından birisi olmuş, adı Zübeyir. Nurlar ile pişmiş, yanmış ve Bediüzzaman ile görüştükten sonra onda fani olmuş, onun ile hayat bulmuş, onun gölgesi olmuş bir zat. Davasına sadakati ile büyümüş, gayesinin azameti nispetinde kıymet kazanmış bir zat.

Çok okuyan, çevresindeki insanlara rehber olmuş, sağlam duruşlu, temiz ahlâklı, çelik iradeli bir adam. Risale-i Nur ile tanıştıktan sonra bütün okuduğu eserleri bir kenara itmiş ve ömrünün bütün saniyelerini Nurları okumaya, düşünmeye, neşretmeye ve yaşamaya hasretmiş, sadakatin müsemması olmuş bir kişilik bizim tanıdığımız Zübeyir.

Peki ya, “Bediüzzaman’ın Zübeyir’i” nasıl bir insan?

O, daha küçük yaşlarında iken Üstadın temel düsturu olan istiğnaya sahip bir insan. Boğazından haram lokma geçmemiş, kimsenin ekmeğinde gözü olmamış. Kimsenin minneti altına girmemiş, istiklaline ve izzetine düşkün. Fakat bu düşkünlük kesinlikle nefsi arzulardan gelmiyor, hamiyet-i diniye ve milliye hissi ile hareket ettiğinden ötürü bu düşkünlüğü. Aynı, müstakbelde talebesi olacağı, “Ekmeksiz yaşarım hürriyetsiz yaşayamam” diyen Bediüzzaman gibi.

O, hilesiz, yalansız, harbi, hakiki bir insan. Yalana asla tenezzül etmez, fiiliyatı ve ahvali sözlerini tasdik eder. Tıpkı “Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz” diyen Bediüzzaman gibi.

O, çok okuyan bir insan. Bulduğu her eseri yıllarca en derin bir hakikati arar gibi müdekkikâne okumuş, kütüphaneler devirmiş, meraklı ve ehl-i tahkik bir insan. Tıpkı çocuk yaşında ilim için yollara düşen ve rüyasında gördüğü Peygamberimiz’den (asm) evvela ilim talep eden Bediüzzaman gibi.

Sonunda aradığını Gençlik Rehberi’nde bulur Zübeyir, o derin hakikat deryasına bir kere dalıp, ruhunun en derin köşesine kadar Nurlar ile dolunca bütün kitaplarını bir kenara iter ve bütün mesaisini Risale-i Nur okumaya ayırır. İçinde derin bir boşluk vardır ve bu boşluğu dolduracak Nur’dan başka bir şey yoktur. O da doyana kadar, dolana kadar, taşana kadar, her tavrı ve hareketi Nurlar ile şekillenene kadar, dem ve damarlarına karışıncaya kadar Nurları okur da okur. En sonunda Risale-i Nur’da fâni ve Nur Talebeleri’nin gönüllerinde bâki olur.

Zübeyir, iki sene Nurlar ile yoğun bir şekilde iştigal ettikten sonra, suya kavuşan insanın kaynağı araması gibi, hayatının hareket noktası olan ve hayatına hayat olan bu eserlerin müellifini tanıma arzusu ve iştiyakı ile yanmaya başlar. 1946 senesinde ilk olarak bu arzu ve iştiyak ile Emirdağ’a gelir. Bediüzzaman ile görüşmesi onun için terakkide bir zirve olur sanki.

Bediüzzaman onda yeğeni Abdurrahman’ı görür. Deha derecesinde zekâya malik, fedakâr talebe, manevi evlat ve en cesur bir arkadaş olan, vefatıyla ömrünün kalan yarısının da gittiği kıymetli Abdurrahman… Üstadın nokta-i istinadı. Öyle ki, Bediüzzaman yanında Abdurrahman olduktan sonra başkasını aramaz, kâinata meydan okur.

İşte o görüşme anında Bediüzzaman, ona Zübeyir diye seslenir. Zübeyir de ondan sonra kendini öyle tanır. Üstadın elini öptükten sonra, hayatında hiç ağlamamış olan Zübeyir öyle şiddetli ve derin bir şekilde ağlamaya başlar ki, gözyaşları ruhundan dökülerek gelir ve dökülen her damla onu her yönüyle tam bir Abdurrahman olan Zübeyir’e çevirir. O artık Bediüzzaman’ın istinadı, manevî evladı ve cesur arkadaşıdır. O artık “Bediüzzaman’ın Zübeyir’i”dir.

Zübeyir de ömrü boyunca aradığını, ruhunun derinliğini dolduracak hakikati Bediüzzaman’da bulmuş olacak ki, istiklâliyetini kaptırmayan, hürriyetine düşkün bu insan, Bediüzzaman’a hizmetkâr olmak ve onu üstad bilmek ile iftihar eder.

Bediüzzaman’dan duyduğu ilk cümle “Kardeşim mesleğimiz meşakkattir, meşakkat alamet-i makbuliyettir” cümlesi olur. İlk cümle bu olunca Zübeyir’in mesleği de meşakkat olur. Meşakkat çektiği nispette de muvaffak olur. Öyle ki, en verimli hizmetler en meşakkatli ve en tehlikeli zamanlarda yapılır ve hepsinde de Zübeyir yükün altındadır. Üstadından aldığı ilk ders ise Risale-i Nur’u okumanın ehemmiyetidir. Zaten derin bir iştiyak ve ihtiyaç ile okumaya başlayan Zübeyir için artık metod bellidir. Meşakkat ve sıkıntılar arttıkça makbuliyetin alameti olarak görmek ve bu meşakkat zamanlarında Risale-i Nur ile iştigali artırmak. Zübeyir hizmetini bu kaide üzerine tesis eder ve yanında taşıdığı defterine “Bütün sıkıntı okuyamamaktan çıkıyor” diye not düşer.

1948 senesi, Afyon Mahkemesi, Zübeyir, salonunun ortasında ayakta, ateşli bir şekilde müdafaasını yapar. Kendisini değil davasını, artık kendisinin de bir şulesi olduğu Risale-i Nur güneşini müdafaa eder. Kendisine yapılan Nur Talebeliği isnadına karşı; “Eğer kabul buyururlarsa iftiharla ‘Evet Risale-i Nur şakirdiyim’ derim” dediği anda Bediüzzaman hiç tereddüt etmeden “Bine bedeldir” diye cevap verir. Ne kadar kıymetli bir tasdik ve ne kadar şerefli bir makbuliyet.

Bediüzzaman iftihar ile müdafaayı seyrederken hayâline bir pencere açılır. O ulvî anda savunmayı yapan ruh Zübeyir’in ruhu değil de sanki 40 sene önce Divan-ı Harb mahkemesinde, kendi nefsinden ziyade şeriatın hukukunu müdafaa eden Eski Said’in ruhudur.

İşte Zübeyir’i bu denli büyük kılan, onu Bediüzzaman’ın idrakindeki kâinattan daha kıymetli bir makama çıkaran hakikat budur: Bediüzzaman’ın Zübeyir’i pek çok yönüyle Zübeyir’in Bediüzzaman’ı gibidir. Risale-i Nur’u kendi eserleri gibi bilen ve ruhunda üstadını hisseden birisidir. Bu hakikati vurgulamak istediği içindir ki Bediüzzaman; “Zübeyirimi kâinata değişmem” demiştir. Bu hakikati yakalayan her Nur Talebesi bir küçük Said ve hakikî bir Zübeyir’dir.

BENZER KONUDA MAKALELER:

Risalet aynasında ulûhiyetin görünümü Dinin direklerini oluşturan iman esasları bir bütündür. Biri diğeri olmaksızın olmuyor. Allah’a iman meleklere imanı gerektirdiği gibi, aynı zamanda kitaplara, peygamberlere, ahiret ve kadere imanı da lüzumlu kılıyor. Zira bunlar, parçalanmaz bir “kü...
Ağustos sayımız çıktı!  İnsanlığı aydınlatanlar Genç Yorum dergisi 168. sayısıyla çıktı. Gündemi ebedî gençlik olanların dergisi Genç Yorum, “İnsanlığın güneşleri” başlıklı Ağustos sayısı ile yayınlandı. Aylık aktüel gençlik dergisi Genç Yorum’un “peygamberlik” konulu A...
Devr-i hâl İnsanın içinde duygular kaynar, hâlden hâle girer. İnsan bir karanlığın içinde kaybolup gider. Taşıdığı kayanın altında ezilir. Dönüp durur kendi etrafında. Dönüp durur, çıkışı kaybeder. Baktığı, dokunduğu, duyduğu her şey hüzün verir. Başı öne eğili...
Antipatetic bir konu: Teodise Antik Yunan’dan İslâm filozoflarına kadar sorgulanan, düşünen/akleden her insanı derin düşüncelere daldıran, kimini dalalete götürürken kimini melaike mertebesine ulaştıran o kritik konu: Teodise. “Tanrı”nın adaleti anlamına gelen teodise, problem...
Antideist bir söylev “Kâinat ve içinde insan, başıboş bırakılmış değildir.” “Zaman yaratılıştır” diyen Nobelli kimyager Prigogine, kâinatın direklerinin Allah’ın her an eşyayı biteviye yaratmasıyla ayakta kalabildiğini ifade eder. Kaos, nizam, ritim, tekrar, görelilik...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*