Ömürlük

Paylaşmak sabır ister, hele ki koca bir ömrü paylaşacaksak biriyle. Ve ahiret yurdunda da birlikte olmak istiyorsak sevdiklerimizle. Bir ömrü paylaşmak, bir elmayı ikiye bölüp paylaşmak kadar ya da bir fotoğraf çekip sosyal medyada paylaşmak kadar kolay da değildir ya hani. Zorlu bir süreçtir her hâliyle. Bir evi paylaşmak, rızkı paylaşmak, duyguları paylaşmak, yeri gelir hüznü, sıkıntıyı, imtihanı paylaşmak… Sevgiyi ister yanında, birliği, beraberliği.

Paylaşımlarımızı analiz edelim, en fazla, sevdiğimiz insanlarla sahip olduklarımızı paylaşırız, öyle değil mi? Günümüzde bize ne olmuş da bu süreçte sıkıntılara giriftar oluyoruz! Sevmek mahalli olan kalbimiz aynı oysaki. Sevmek de bir ihtiyacımız, ama severken nerede hata yapıyoruz? Fazla mı bağlanıyoruz ya da çabuk mu vazgeçiyoruz? Doyumsuzluğumuz var maalesef bu çağda. Ulaştıklarımızın kıymetini bilmeyenlerden, daha fazlasını isteyenlerden olmuşuz. Peki ya, eskiler böyle miydi? Aksine, onlara baktığımızda nasıl bir sabır ve kanaat içerisinde olduklarını görmüşüzdür veya eski sevgilere, evliliklere dair anlatılanları duymuşuzdur. Yokluğa rağmen her şeyden lezzet almayı, zorluklara rağmen tevekkül etmeyi bilmişlerdir. Yılların yorgunluğu çehrelerindeki tebessümü, nuru alamamıştır. Sevenleri ile paylaştıkları için her bir şeyi, o birlikten kuvvet doğmuş da sanki bütün zorlukları onlar çekmemiş gibidirler.

Ömürlerini paylaşacak kişileri seçerken -ki bazen kendileri bile seçememişler- olduğu gibi kabul etmişler,  kimisi dış güzelliğini önemsemiş, kimisi çalışkanlığını, kimisi ahlâkını. Kimisi de duyduğu, gördüğü kadar işte. Ama sonra hayatlarının ortak hissedarları olduktan sonra kıymet bilmişler. En küçük bir esintide hemen yelkenleri suya indirmemişler. Destek olmuşlar birbirlerine. Hatta biri diğerine benzemeye çalışmış. Özellikle diyanet noktasında benzemeye çalışanları görmüşüzdür. Üstadımızın ifade ettiği, “Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebedîyesini  kaybetmemek için saliha zevcesini  taklit eder, o da salih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin  görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur, saadet-i dünyevîyesi  içinde saadeti uhrevîyesini kazanır”1 hakikatini bilfiil yaşayarak, iki cihanda da beraber olmayı ümit etmektedir böyleleri.

Şartlar ağır, kaynaklar sınırlı, ulaşılabilirlik daha az. Hâl böyle olunca aile hayatlarında istişareyi esas tutmuşlar. Biri diğerinin ihtiyacına koşmuş. Diğeri onun eksiğini tamamlamış. Birlikte çözümler aramışlar ortaya çıkan her probleme. Öyle uzun soluklu dargınlıklar yaşanmamış. Biz bazen istişare etmeyi devre dışı bırakabiliyoruz. Hâliyle küslükler, dargınlıklar, çözülemeyen durumlar ortaya çıkıyor. Sabır ve anlayıştan mahrum olan evlilikler de yıpranmaya mahkûm oluyor. Oysa insanın fıtrî bir ihtiyacını ve evliliklerin olması gereken temel özelliklerini şöyle tarif ediyor Üstadımız: “Evet insan, bir refikaya veya bir refike muhtaçtır ki, tarafeyn, aralarında, hayatlarına lâzım olan şeyleri muavenet suretiyle yapabilsinler. Ve rahmetten neş’et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler. Ve gamlı, kederli zamanlarını, ferah ve sürura tebdil edebilsinler. Zaten dünyada insanların tam ünsiyeti, ancak refikasıyla olur.”2 İşte eskiler “ömürlük” anlayışıyla böyle bakmışlar evliliğe, sevgiye.

Acısı, sıkıntısı, hastalığı, ölümü, ayrılığı da olmuş bu sevgilerin. Ne zaman yanlarında paylaşacakları kişiler azalmış ya da kalmamış, bakıyoruz zorlanmışlar, tıpkı bir dağa tırmanır gibi. Kimisi yine Rabbinden sabır dilemiş, ahiretini sevenleri ile paylaşacakları o günleri dua eder, bekler olmuş. İbretlik hâllerdir bunlar, varlığında sabır, yokluğunda sabır… Bunlar hep imanlarının tahkikî oluşundandır.

Günümüzün insanları ise her türlü ulaşılabilirliğe rağmen bir boşlukta, o boşluğu maddî şeylerle doldurmaya çalışmakta. Bazen sevginin kölesi olmakta, Allah için sevmediğinden. Bazen sevdiklerinin kıymetini bilmemekte.

Tecrübeleri ile hayatımıza ışık tutan büyüklerimizin hayat hikâyelerinden ders alalım. Varlığı şükür sebebi olan sevenlerimiz yanımızda iken, sabırla sevmeye devam edelim, küçücük meselelere ehemmiyet verip sırtımızı çevirmeyelim onlardan, sabır üstüne sabır ekelim. Geç olmadan, sevdiklerimize sevdiğimizi söyleyelim ve gösterelim.

 

Dipnotlar:
1) 24.Lema
2) İşarat-ül İ’caz

BENZER KONUDA MAKALELER:

Anne-baba: Ben flört ediyorum! Üniversite ikinci sınıfta, “Kişilerarası İlişkiler ve Etkili İletişim” dersinde aşk türlerini öğrenmekteydik. Hocamız birçok defa “flört” kelimesini kullanarak konusunu anlatıyor, sınıfta tartışma yöntemini kullanarak bizlere de söz hakkı tanıyordu....
Yol aydınlatma tarifi; aklet, gör ve işit! Aşk yalnızca bir duygu değildir. Aşk bir yol, bir sistem, bir perspektif, bir marifete ulaşma biçimi olabilir. İnsan-insan ilişkisinde, insanın eşyayla ilişkisinde, insanın Yaratıcıyla ilişkisinde aşkın farklı boyutlarını görürüz. İnsanın iç âleminde...
Muhabbet mi, musibet mi? Muhabbet… Bir nimet. Hem de küllî bir nimet! Hem tatlı, şirin, latif bir nimet. “Hem şu kâinatın rabıtası, hem şu kâinatın nuru, hem hayatı”1 olan bir nimet. Peki, bu latif nimet, nimet iken nasıl nıkmet oluyor? Muhabbeti, yanmaya, eleme, fer...
Seviyorum, ama kimi? Sevgi, insanın en önemli ihtiyaçlarından biridir. Çünkü, fıtratı sevgiyle yoğrulmuştur. Bununla birlikte, bizi Yaratan Rabbimizin binler isminden bir ismi de El-Habib’dir. El-Habib; sevgili, sevilen ve seven anlamlarına gelmektedir. O (cc), yarattığı...
Kalp herkesi sever mi? Bugün burada kalp üzerine tefekkür etmek isteyenler toplansın. Birkaç dakikasını ayırarak, kâinat çekirdeğinin çekirdeği olan kalbi anlamaya çalışanlar gelsin. Hoş, ben kalbin sırlarını keşfedecek değilim, ama belki sizin keşfedeceğiniz o hazinenin a...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*