Helâl-haram denkleminde insan-eşya değişkeni

Bir düşünsenize, hayatımızda karşılaşacağımız her an, her olay, her eşya için “Bunlar helâldir, şunlar haramdır” diye bir liste olsaydı, ne denli kolay olurdu dini yaşamak.

Haram olduğu apaçık hareketlerden sakın, helâl listesindekileri uygula, işte o kadar. Ebu Cehil’lerle Ebu Bekir’leri ayrıştıran imtihan, sınavlardaki “doğru-yanlış” kısmı gibi olsaydı diyorum hani. Ezberlerdik haramı, helâli; sonra her an işaretle geç. Ne derinlemesine bir tevhid anlayışına, ne her an tekrar tekrar düşünüp yorumlamayı gerektiren bir iman eğitimine, ne de her an uyanık olmaya ihtiyaç kalmazdı.

Ma’mafih, pratik hayatta işler asla bu şekilde yürümüyor. Dini, bir check-list, puan toplama oyunu gibi gören bakış açısı, çok inceliklerden ya da incelik gibi görünen aslında bütüncül olan bir “iman” anlayışından mahrum kalıyor.

Risale-i Nur’da geçen iki tabir üzerinden zihnimde düğüm içinde düğüm olan bu “helâl-haram” meselesine yakınlaşmaya çalışacağım. İlki “Güzel gören, güzel düşünür”1, ikincisi “haram nazar nisyan verir”2. Bu tabirlerin metin içindeki bağlamları ve şu anki konumuzun zahirde bağlantılı olmadığının farkındayım. Ancak zaten bu yazıda bağlamla değil, cümlenin kuruluşuyla alâkadar olacağız. Siz de dikkat ettiniz mi? “Güzeli gören güzel düşünür” ya da “harama nazar unutkanlık yapar” demiyor. Güzel görmekten ve haram bakmaktan bahsediyor. Bizim genelde yaratılmışlara sıfat olarak kullandığımız kavramlar, yaratılmış olan “insan” için zarf olarak kullanılıyor. Eşyayla ilişki eşyanın “haram, helâl, güzel, hayır, şer, doğru, yanlış, çirkin” olması üzerinden değil, benim “haram, helâl, güzel, hayır, şer, doğru, yanlış, çirkin” fiillerim üzerinden kuruluyor. Bu kullanım bize gösteriyor ki, insan haram ya da helâl bakabilir, yiyebilir, üretebilir, tüketebilir, yaşayabilir, dinleyebilir, okuyabilir, yazabilir, dokunabilir.

Haram anlayışını sadece eşyaya hapsetmek bizi haram davranıştan korumuyor, haramı yemediğimde de haram şekilde yiyebiliyorum meselâ.

Burada iki değişkenimiz oluyor öyleyse: insanın fiilindeki helâl veya haramlık, eşyanın helâl veya haramlığı. Yanlış anlaşılmasın haram bir eşyayla helâl ilişki kurulabilir gibi bir tezim yok. Normalde haram kılınan eşyanın belli şartlarda tüketilmesine izin olması bize gösteriyor ki, eşyanın “helâl ya da haram” olması mutlak değil. Çünkü biz, yaratılmışların kendinden hayırlı ya da şerli olduğuna inanmıyoruz. Bir şeyi bize haram ya da helâl yapan Yaratıcımızın koyduğu emir ve yasaklar. Bu emir ve yasaklar da tahkikî iman arayışındaki ruhların keşfedebileceği ve dahi keşfetmesi gereken birtakım hikmetler içeriyor. Bu tahkikî iman yolculuğunda asıl özne “eşya” değil, “insan”; yani insanın eşya üzerinden eğitilmesi amaçlanıyor. Ancak zihinlere yerleşen materyalist düşüncenin etkisiyle bu eğitim eşya düzeyinde çakılı kalıp insanî davranış düzeyine yükselemiyor. Bu da fıkhen helâl bir eşyayla helâlliği şüpheli bir ilişki kurulabilmesi gibi bir durumu netice veriyor ki, bu yazının mercek tutmak istediği nokta tam da bu çelişki.

Sahi çelişki, sizce de bu çelişkiyi teoriden çıkartıp üzerindeki mübhemlik elbisesinden kurtulmak gerekmiyor mu? Son zamanlarda revaçta olan bir mesele olduğu için bilirsiniz, şu markalar helâl sertifikalı, şu markalar sakıncalı gibi bilgilerle donatılmış bir hâldeyiz. Her an “şu ürün”de şu madde varmış gibi mesajların bombardımanına tutuluyoruz. Neyi tüketeceğimizi şaşırmış durumdayız.

Pardon, “neyi” mi dedim ben? İşte bütün meselemiz neyi “tüketeceğimiz” olduğundan, “nasıl, ne kadar, niçin, ne zaman” tüketeceğimizi aklımıza bile getirmiyoruz. Ana-değişmeyen fiilimiz “tüketmek”, benliğimizin tam orta yerinde öyle bir yer tutmuş ki, onu sorgulamayı hiç mi hiç düşünmüyoruz.

Peki, şimdi soralım, insan ne için tüketir, satın alır? Zihnimde oluşan ilk cevap; “İhtiyaçları”nı karşılamak için… O zaman ikinci sorumuz şu oluyor; İhtiyaç nedir, ne değildir? Mesela insanın binek ihtiyacını yalnızca bazı marka araçlar mı karşılar? Tamamen bilinçli bir ikna operasyonuyla son 100 yıldır evlilik ile bağdaştırılan tek taş, nikâhlanmak için bir ihtiyaç mıdır? 84 parça yemek takımı olmadan yemek yenmez mi? Peki, ya tek çeşit doyacak kadar yiyebilecekken çeşit çeşit, tıka basa, kusacak kadar yemek ihtiyaç mıdır? Telefonumu yeni çıkan modelle değiştirmekte ne gibi bir mahzur var? Kâinatta çözünmesi uzun yıllar alan pet şişede içeceğim su da mı ihtiyaç değil yani? Lütfen söyleyin, kışın çatlayan ellerime süreceğim helâl içerikli, ancak kimyasallarla dolu nemlendirici neden ihtiyaç olmasın? Black Friday dışında bir indirimde ucuz diye ağzına kadar doldurduğum gardrobum ihtiyaç bence, cildime zararlı olan polyesterden de olsa o gömleği almam iyi oldu, ne de olsa ucuzdu, markalıydı ve çok yakışmıştı.

Niyetimi açıkça belirteyim, kimsenin kalbi kırılmasın, ben de neyin ihtiyaç, neyin ihtiyaç olmadığı konusunda mütehayyirim. Ancak net olarak hissettiğim bir şey var ki o da şu; İhtiyaçlarımızı İslâmiyet’e ve insaniyete göre belirlemiyoruz, gelenek ya da daha genel geçer tabiriyle “kültür” bizim yerimize ihtiyaçlarımızı belirliyor. Yoksa “Yüz aç adamın huzurunda kemâl-i lezzetle fazla yenilmez”3 düsturunu bile bile; göstere göstere yiyemezdik. Kâinatın her zerresinin zikrettiğinin farkında olduğumuz hâlde, kâinatın zikrine çomak sokan, fıtrî işleyişlerini bozan kimyasalları bu kadar rahat tüketmezdik. Sırf kombinimizi tamamlayalım diye aldığımız bir kazağın fiyatının, o kazağın üretiminde çalışan çocuk işçinin yıllık maaşından fazla olduğunu bu kadar çabuk unutmazdık, unutmaya çalışmazdık. İsraf haramdır, diye diye “çok şükür hâlim vaktim yerinde” yanılgısıyla, şişirilmiş fiyatlara, ihtiyaç maskeli ürünlerin henüz daha elimizdeki eskimeden yenisini almazdık. Örnekler tek tek sayılamayacak kadar fazla…

Pratik hayatta şahit olduğum, bazen faili olduğum bunca davranış içerisinde, “Allah namına ver, Allah namına al”4 kaidesini arıyorum. Tamam, helâlle ilişkide olacağım; ancak düşünmeden, eşyanın zikrini görmeden, şükrüne ulaşmadan, eşyayı bana Vereni görmeden, eserden Müessire ulaşmadan, dahası tüm bunları yapabilmemi sağlayacak kâinatın dilini dahi bilmezken helâl ilişki kurdum, diyebilir miyim? Bütün bu israflar, gösterişler, tiryakilikler, görenekler, şatafatlar, ihtiyaç maskeli gereksizler, “bir kerecik” oluversinler nerede, “Allah namına vermek, Allah namına almak” nerede? Size de biraz çelişkili gelmiyor mu?

Dipnotlar:
1) Hakikat Çekirdekleri
2) Kastamonu Lahikası
3) Lem’alar (19. Lem’a)
4) Sözler (1. Söz)

BENZER KONUDA MAKALELER:

Devr-i hâl İnsanın içinde duygular kaynar, hâlden hâle girer. İnsan bir karanlığın içinde kaybolup gider. Taşıdığı kayanın altında ezilir. Dönüp durur kendi etrafında. Dönüp durur, çıkışı kaybeder. Baktığı, dokunduğu, duyduğu her şey hüzün verir. Başı öne eğili...
Antipatetic bir konu: Teodise Antik Yunan’dan İslâm filozoflarına kadar sorgulanan, düşünen/akleden her insanı derin düşüncelere daldıran, kimini dalalete götürürken kimini melaike mertebesine ulaştıran o kritik konu: Teodise. “Tanrı”nın adaleti anlamına gelen teodise, problem...
Musika-i Kübra’da latîf bir nağme olmak İnsan bir yolcudur. Yolculuğumuz ruhlar âleminde başladı. Oradan ana rahmine düştük. Ondan sonra da dünyaya. Sonra kabre, haşre, ebede kadar yolculuğumuz devam edecek. 4. Söz’de de belirtildiği üzere, bu yolculuk iki ay gibi bir zaman sürecek ve düny...
Antideist bir söylev “Kâinat ve içinde insan, başıboş bırakılmış değildir.” “Zaman yaratılıştır” diyen Nobelli kimyager Prigogine, kâinatın direklerinin Allah’ın her an eşyayı biteviye yaratmasıyla ayakta kalabildiğini ifade eder. Kaos, nizam, ritim, tekrar, görelilik...
Senin Allah’ın kim? İnsana biraz tuhaf geliyor bu soru, değil mi? Ne demek Allah’ın kim, hâşâ kaç tane Allah var da bu soruyu soruyorsun, Allah işte. Ama müşrikler de yaptıkları antlaşmalara besmele ile başlıyor, yemin verirken Allah adına yemin veriyorlardı. İstanbul’d...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*