Bir lokma, bir hırka, bir yonga…

Bilindiği gibi Kârûn, gerek Kur’ân-ı Kerîm, Tevrat, Zebur gibi İlâhî kaynaklarda gerek dinî-destanî anlatılarda, Kısâs-ı Enbiyâlar’da ismi Hz. Musa ile birlikte geçen bir şahsiyettir. Allah Hz. Musa’ya ilim vermiş, o da bu ilmi Kârûn’a, Hârûn’a ve Yûşâ’ya vermiştir.

Kârûn’un Hz. Mûsâ’dan simya ilmini öğrendiği belirtilmekte, bu ilimle büyük bir zenginliğe sahip olduğu, ancak kibir ve açgözlülükle davranıp en sonunda Allah’ın (cc) gazabına uğrayarak malı, mülkü ve askerleri ile yerin altına geçtiği anlatılmaktadır. Rivayete göre İsrâfil, Sûr’u üfleyinceye kadar yere batmaya devam edecektir. Bu husus Kur’ân-ı Kerîm’de el-Kasâs, el-Ankebût ve el-Mü’mîn sûrelerinde geçmektedir. Hep yapmaya çalıştığımız gibi bu sayıda da Kârûn’un hikâyesini edebî metinler çerçevesinde inceleyeceğiz.

Divân Edebiyatı’nın en büyük ilk kaynağı şüphesiz Kur’ân-ı Kerîm ve daha sonra İslâmî kaynaklar, menkıbeler, kıssalar gibi metinlerdi. Bir konunun bu gibi kaynaklarda geçmesi demek, Divan Şiiri’ne de yansıması demektir. Kaynak bu denli sağlam olunca atasözü ve deyimlere de yansımıştır. Bugün bazı kimseler için “Kârûn kadar zengin olmak” deyimi bu konuda hâlâ yaşayan bir ifadedir. Şairler onun hazineleri için “genc-i Kârûn, mâl-i Kârûn” ifadelerini kullanmış ve ona “yürüyen hazine” mânâsına gelen “genc-i revân” demişlerdir. Hırs ve tamahın sembolü olan Kârûn’a karşı duran, sûfî yaratılışlı divan şairlerinin genel tavrı, İlâhî kudretin karşısında mal, mülk, dünya hayatından geçme arzusuyla genellikle “İsterse Kârun hazinesi olsun, yere geçsin, ne yapayım” şeklinde bir yönelimdir.

16. asrın Anadolu şairi Hayâlî;

“Mâl-i dünyâdan ne alıp gittiğin Kârûn’a sor” (Dünya malından ne alıp gittiğini Kârûn’a sor) diyerek kişinin fâni dünya hayatından hiçbir şeyi ebedî dünya hayatına götüremeyeceğini ifâde etmiştir.

Türkçe’nin “o yemyeşil bohça”sını 13. asırdan bu güne dek sırtlamış olan Yûnus Emre’nin, “Ne kadar çok ise malın ecel sana sunar elin/ Ne assı eyledi Kârun bu dünyaya batmış iken” beyti için de denilebilir ki şair, bir gün devranın döneceğini, bu âlemin kimseye kalmayacağını ifade etmiştir.

Anlatılanlara göre Kârûn’un hazine anahtarları dört yüz bin civarındaymış ve bunları kırk deveye yükleyip ya da kırk insana taşıttırıp halka gösteriş yaparmış. Gösterişi seven Kârûn, zenginlik ve saltanat sembolü olan erguvan renkli örtüyle örtülmüş bir bineğe binermiş ve bunca zenginliğine rağmen Hz. Musa’dan çaldığı yeşil hırkayı giyermiş.

Hayretî, insan gönlünü keseye benzeterek, eğer o kesede muhabbet nakdi yoksa Kârûn’un hazinesini ne yapayım, o yere geçsin demiştir:

“Kise-i dilde eger nakd-i mahabbet yog ise

Yire geçsin nideyin gencini ben Kârûn’un”

Karun aynı zamanda heva ve hevesinin kölesidir. Yarıya kadar yere batar, yine de malına tapmaktan vazgeçmez. Ondan cömert olması, zekât vermesi istenir; ama o kulak asmaz. Ruz-ı mahşerde cimri olanların haşri Kârûn’la olacaktır. Çünkü onlar da imanını verir, mallarını vermezler. Asıl kul ise kanaatkâr olur. Bedenlerimiz toprak olunca tüm mallarımız da “ilk sahibi”ne döner. Ömrümüzce oyalandığımız tüm nesnelerin yalan olduğunu bile fark edemeyiz. Çünkü gözümüze Kârûn’un atının örtüsü gibi erguvanî görünür.

Üstad Bediüzzaman Sâid Nursî’nin bütün dünyalığı küçücük ağaç yongalarından yapılmış bir el sepetine sığan eşyalarıydı. Onlar da metalden küçük bir tabak, yemek kaşığı, küçük bir çaydanlık, bir bardak, çay altı, çay kaşığı ve birkaç parça daha eşyadan oluşuyordu. Çay kaşığı meselesine bir parantez açmak isteriz. Tenekeci Abdullah Gayretlioğlu anlatıyor:

“Ben tenekeciyim ya, bir gün Bediüzzaman’ın çay kaşığı kırılmış, baktım Zübeyir geldi. ‘Üstad’ın selamı var bunu yapıver’ dedi.

“Bakır, teneke, altın lehim tutar da alüminyum lehim tutmaz. Denedim lehim tutmuyor. Gittim o kaşık gibi yüz paraya bakkaldan bir çay kaşığı aldım. ‘Bunu götürün Üstad’a verin’ dedim. Üstad bakmış, ‘Bu benim kaşık değil, ben kendi kaşığımı istiyorum’ demiş. Bu sefer Ceylan geldi, ‘Üstad bunu istemiyor, kendi kaşığını istiyor’ dedi.

Ocağı yaktım, tenekeden bir bilezik yaptım, kendi kaşığına sıkıca geçirdim. ‘Hah tamam, bu kaşık bana yirmi beş senedir hizmet ediyor’ demiş Üstad.”

Bu kıssadan hareketle Üstâdımızın sırf insanlara karşı değil sıradan bir eşyaya karşı dahi ahde vefâ bakımından büyük bir öncü olduğunu anlıyoruz.

Bizlere lâzım gelen Allah’ın muhabbetini, rızasını kazanmak. Allah’ın kulunda tecellî ettiği gönlün hazinesini, kıymetini bilmedikçe Kârûn’un hazinesine sahip olsak Hakk’ın mizanında bir kıl dahi çekmez.

BENZER KONUDA MAKALELER:

Şiire inen nur “Duvarda bir küçük örümcek gibi İnce dertlerimle işledim bir ağ” mısralarını 21 yaşında yazmış olan, büyük şâir Necip Fâzıl’ı bu köşeye taşıyalım istedik. Hayatıyla, okudukları ve yazdıklarıyla gençlere farklı ufuklar açmış şâir ve fikir adamı, N...
Bir garip hâlet “Bu can benden geçmeden Bu dünyadan göçmeden Bir tek seni sevmek çok değil” diyerek bitirdiği bu şiiri, sadece “Kunâla”yı yazsa bile burada anılmaya değer bir şairdir Âsaf Hâlet Çelebi. 27 Aralık 1907’de dünyaya gelen Âsaf Hâlet, Osmanlı eğitim ...
“Kuşların nerde senin?” “Kuşlar mıdır onlar ki her akşam Âlemlerimizden sefer eyler” demiş Ahmed Hâşim. Bu sayıda kuşlardan bahis açalım, âlemlerimize sefer edip seherde, gün doğarken ve gün batarken ötüşleriyle, daima bir hâlde, Bir’i söyleyen kuşlara kulak verelim istedi...
Loş odalar mektebi Bahçesindeki asırlık çınarının kuş terennümleriyle, şadırvanının su sesi birbirine karışır Galata Mevlevihânesi’nin. Mezar taşlarının ve ağaçlarının gölgesinden kedileri eksik olmaz. Şehrin göbeğinde insanı kadîm zamanlara götüren bir uzlet mekânıdır...
Hangi suyun sakasıyız? İnsan, yaratıldığından ve yaratılmış bir mahlûk olduğunu kavradığından beridir, var olmak ve yok olmak meselesi hakkında düşünmüştür. Temel ve insanî bir sıkıntı olarak karşımıza çıkan varlık-yokluk meselesine, bizim edebiyatımızda Tanzimat’a kadar h...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*