Dünyevîleşme Dediğiniz Şey; İnsanın Yabancılaşması, Yolunu Şaşırmasıdır

Prof. Dr. Cihangir İslam bir tıp doktoru. Yakın zamanda KHK ile görevinden ihraç edildi. Has Parti’nin kurucuları arasında yer alarak siyasetle de ilgilenen İslam, akademik ve siyasî hayatı boyunca hak ve adalet mücadelesi verdi. Kendisi son zamanlarda aktivist yönüyle de öne çıkıyor. Cihangir İslam ile; insanın mahiyeti, doğanın ve insanın işleyişi, insanın kemâle ulaşma serüveni, dindarların dünyevîleşmesi, İslâmcılık, haksızlıklar ve mağduriyetler gibi konularda derin bir sohbet gerçekleştirdik. İstifadenize sunuyoruz…

 

Dünyevîleşme kavramı neleri çağrıştırıyor size? Dindarlar nasıl dünyevîleşmeye başladı?

“İnsan bu dünyanın yabancısıdır ve bu hissiyatını kaybetmemelidir.”

Hem bir tespit, hem de bir öğüt olarak ele alabileceğimiz bu yaklaşımı, çok farklı zihinlerin çok farklı dışavurumlarının bir ortak noktası şeklinde işitiriz. Madem konuya yabancılıktan girdik, parantezin bir ucunun “Biz bu dünyanın, doğanın bir ürünüyüz ve doğamızın dayattığı biçimde yaşamalıyız” şeklinde olduğunu da not edelim. Parantezin diğer ucu ise, “Bizim cevherimiz bu dünyadan apayrı bir yere aittir, dünyanın-doğanın bize dayattıklarını reddedelim” şeklinde özetlenebilir.

 

Sizce bunlardan hangisi gerçeği yansıtıyor?

İlk bakışta tez ve antitez şeklinde anlaşılabilen bu güçlü önermeler, gerçeklik ile eksik örtüşmelerin birer ürünüdür. İkisinin de hakikat payları olmakla beraber, ikisi de insanı açıklamaktan ve çözüm üretebilmekten yoksundur. Bunu anlamak amacıyla hepimizin hayatında en az bir kez hissetmiş olabileceği bu ‘yabancılık hissini’ biraz irdeleyelim. Ve şöyle bir tablo düşünelim: İnsan ve insana ait ne kadar uygarlık ve kültür ürünü varsa bunların olmadığı, canlılar olarak sadece hayvanların ve bitkilerin yaşadığı bir dünya tasavvur edelim. Hayvanların genelde bitkiler üzerinde, ayrıca hem tür içerisinde, hem de türler arası olmak üzere, güçlü hayvanların da güçsüz hayvanlar üzerinde bir hâkimiyetini, belirleyiciliğini kısaca iktidarını görürüz. Hayvanların bu fiillerinde, bir diğeri üzerinde iktidar kurmak da dâhil, iyilik de, kötülük de söz konusu değildir. Bu canlılar sadece şartların onlara sunduğu ortamlara uyum sağlamışlardır. Bir aslan sürüsünün bir mandayı parçalayarak yemesi, bizleri zaman zaman öfkelendirse ya da hüzünlendirse de mekanizma işlemektedir. Açlık aslan sürüsüne acı verir, açlık dürtüsünün doyurulmaması hissidir bu. İhtiyaca yöneliktir. Dürtüler tarafından belirlenim içerisindedir. Tamamen işlevseldir. Çünkü et yemeyen aslan sürüsü bir süre sonra güçten düşer ve ölür. İnsan dışındaki canlıların doğa içerisindeki durumları, içerisinde bulundukları düzenin güçlü birer parçası olmaktır. Doğadaki ilişki biçimi dürtülerin tatminine dayanır; bu da acılardan kaçıp hazların doyurulması şeklinde tezahür eder. Bir hayvan tekinin ve sürünün devamlılığını sağlayan işleyiş budur.

 

Doğadaki bu işleyiş biçimi insanın dünyası için de geçerli mi?

Burası bitkilerin ve hayvanların saf dünyasıdır. “İyi” ve “kötü”nün giremediği, daha doğrusu “iyi ve kötüye yer olmayan bir dünya.” İyi ve kötü doğanın işleyişi içerisinde anlam dışıdır. Bu yüzden hayvanların doğa içerisinde bir yabancılık hissi taşıdıklarına ait bir karine yoktur elimizde. Onlar doğayı güzel ya da çirkin de bulmazlar. Doğa içerisinde hayatta kalma dürtüsü başta olmak üzere, sürekli dürtülerini doyurmaya çalışarak, yani hazza ulaşarak, bir belirlenim içerisinde doğanın birer parçası olarak yaşarlar ve devamlılıklarını sağlarlar.

 

İnsanın dünyası da böyle mi işlerlik kazanır?

Diğerleri üzerinde iktidar kurmak hevesi, kendini diğerlerinden ayırarak en iyi şeylere layık olduğu hissi, ilişkilerde ve paylaşımda üstünlük iddiası, mala ve mülke düşkünlük, yani zengin olma hırsı, üstünlük arzusunu makam ve mevki üzerinden görece tatmin etmek duygusu, v.s. v.s. Bu liste uzatılabilir. Bunların hiçbiri insan olmak yolunda birer kilometre taşı veya yapı taşı değildir, iddia da edilemez. Ama şu iddia edilebilir; Bunlar insanı insan olmaktan da alıkoyan, yoldan çıkartan amaçlardır. Yukarıda saydığımız doğada hayvana ait olan belirlenimler, hayvanlar dünyası ve doğanın işleyişi perspektifinde bütünlük, tatmin ve zorunluluk içerir.  Bu dünyanın beşerin dünyasına taşınmasıysa insanı güdük, eksik ve tatminsiz bırakır. İster diğerleri üzerinde iktidar kurma hevesinde olsun, isterse bu davranışa muhatap olarak bunu kabullensin, böyle bir ortamda insan özgür değildir, kendisine ve insan olmak yolunda hedefine yabancılaşmıştır.

 

Her insan içinde bir hayvan taşır

Yani bu durumda insan hayvanlaşır mı demek istiyorsunuz?

Bu yabancılaşma, insanı bir hayvan kılar, iddiası da gerçeklikle örtüşmez. Hayvan kendi bütünlüğü içerisinde ele alındığında her eyleminde fonksiyoneldir ve masumdur. Mutlak bir belirlenim içerisindedir. Dürtü tatmin edildiğinde davranışı değişir. Sınırsız bir sahip olma arzusunda değildir. Şartlar onu baskı altında tutuyorsa bir süre yetecek kadar yiyecek biriktirir. O kadar. Hayvanda işkence yapmak şeklinde bir davranış olduğunu da bilmiyoruz. Bize en vahşi şekilde görünen parçalama sahneleri dahi açlığını gidermek veya bölgesini korumak yolunda hayatını devam ettirmek yolunda atılan adımlardır. İnsan ise, sınırsız bir sahip olma hırsına kapılabildiği gibi, hayvan davranışının tersine, sahip oldukları arttıkça paylaşmaktan da uzaklaşabiliyor. Artık geri dönüş yoktur, hayvan da olamıyor, ama hayvandaki tutarlılıktan uzak çirkinleşmiş bir yaratığa dönüşebiliyor. Ruhen ve davranış olarak sefilleşebiliyor. Hem evrene, hem de kendisine yabacılaşıyor. Hayvan için aşağılaşmanın da bir karşılığı yoktur, ama insan aşağılaşır.

 

İnsan ile hayvanın farkı nerede başlar?

“Her insanın içinde bir hayvan taşıdığı” tespiti kadim bir tespittir; Kutsal metinlerin, filozofların, edebiyatçıların ve bilim insanlarının, genelde hepimizin üzerinde uzlaştığı bir noktadır. Farklılaşma bu tespitten sonra başlar. İnsanın özgürlüğü, içinde taşıdığı hayvanı başıboş bırakmasında veya öldürmesinde değil; içindeki hayvanı doğadaki belirlenimlere teslim etmeden, kendisi üzerinde bir başkasının da otoritesini kabullenmeden insan olmak yolunda aklı ile bir harmoniye kavuşturabilme becerisindedir. İnsanın özgürlüğü, dürtülerinin tatminini acı-haz düzleminden, kendini otorite olarak sunanların dayatmalarından aklın belirleyiciliği altına çekebilmesinde yatar. İnsanın farkı özgür olabilmesindedir.

 

Bu özgürlük ve akıl ilişkisini biraz daha açabilir miyiz?

İnsanda “akıl” dediğimizde sadece hesap-kitap ile uğraşan, ölçüp biçen, keşifler yapan zekâ ağırlıklı araçsal ögeden bahsetmiyoruz. Bu araçsal ögenin sınırlı ölçülerde de olsa hayvanlarda da var olduğu, ancak dürtülerin tatmininin bir aracı halinde çalıştığı, dürtülerini doyurmaya hizmet ettiği biliniyor. İnsana özgü değer olarak kabul ettiğimiz şeylere duyarlı olan, zekâ ağırlıklı araçsal kısma amaçlar kazandıran kalp / vicdanla birlikte bir bütün olarak çalışan bir özellik olarak anlıyoruz aklı. Amacı ve aracı kendi içerisinde bulunduran bir işlevsellik. Şunu ekleyebiliriz; zaten sürekli işbaşında olan dürtülerimiz ve zekâ anlamındaki araçsal aklımız, yani bu ikili bizleri insan kılmaya yetmiyor. Kalbimizin / vicdanımızın da sürekli faaliyette olması ve amacı tespit etme işlevinde fasıla vermeksizin çalışması bir zorunluluk hâlini alıyor. Kalbimizi / vicdanımızı işlevsiz kıldığımızda aklımızın araçsal işlevi salt dürtülerin veya her kimse kalbimizin / vicdanımızın yerini işgal eden otoritenin aracı olmaktan kurtulamıyor. İnsan basit hazlar peşinde koşan, biriktiren, sürekli tüketen, daha fazlasını isteyen, diğerleri üzerinde iktidar kuran ya da bu iktidarı kabullenen, zorbalığa girişen veya zorbalığı kanıksayan, ilahlık hezeyanlarına kadar giden veya bu hezeyanları dahi kabullenebilen bir çıkmaza giriyor. Dürtülerin denetiminde araçsallaşmış bir insan aklına, insandaki sonsuzluk hissini de eklediğimizde neler olabileceğini tahmin etmek bile zorlaşır. Bu kombinasyon insanı bir canavara dönüştürebiliyor. Örnekleri çoktur.

Dindarlaşma adına dünyadan ayağını kesmek

Yabancılaşma başka şekillerde de ortaya çıkabilir mi?

İnsanın yabancılaşmasının bir başka şekli de dürtülerin baskısından kurtulmaya, hatta bu uğurda onları yok etmeye yöneliktir. Manastır hayatı, kendini hadım etme, sürekli bir uzlet şeklinde yaşama hem tarihte, hem de günümüzde rastlayabileceğimiz türden tercihler. Sonuçsuz kalacağı başından belli olan bir ‘melekleşme’ arzusu. Mümkün olmamakla birlikte bir an dürtülerimizi ortadan kaldırdığımızı, yani içimizdeki hayvanı yok ettiğimizi ve bunu genelleştirdiğimizi düşünelim. Hem insan tekinin, hem de insan soyunun kısa süre içerisinde tükeneceğini, yeryüzünden silineceğini tahmin etmek hiç de zor değildir. Hayatta kalmayı becerebilse dahi, insanın bütün üretkenliği ortadan kalkacaktır. Bu da aracın amacı ortadan kaldırması, yani çalışmadığı anlamına gelir. Bu saydıklarımız da dindarlaşma adına dünyadan ayağını kesmektir.

İnsanın dürtülerini yok ederek yoluna devam etme gayreti insan olmak yolunda kemâle doğru ilerleyen dikey bir çaba değildir; kendi varoluşunu yatay bir yörüngeye, sadece “hayvan olmamak” gibi güdük bir gayeye sabitleyerek insanı hedefinden saptırmaktır. İnsandan beklenen yanlış yapmaması değil, yanlışlarını fark ederek ve bilinçli bir şekilde düzelterek (arınarak) yoluna devam etmesidir. İster fizikî müdahalelerle, isterse psikolojik yöntemlerle olsun, fıtratın tahribine yönelik girişimler yabancılaşmanın bir başka şeklidir.

 

Her şey masumdur, insan hariç

Kemâle ulaşmaktan bahsettiniz. İnsan bu yolda hangi araçlarla ilerleyecek?

Kemâle ulaşabilmenin bütün unsurları insanda içkindir. Bir başka deyişle insan, ancak kendi malzemesiyle yoluna dikey bir istikamette devam edebilirse, kemâlin bir anlamı ve etkinliği olabilir. Bu anlam dünyanın tam da ortasında yaşamakla, arzdan ayağını çekmemekle, aklından kalbi/vicdanı dışlamamakla, dünyanın içinde olmakla kopmaz bir bağ içerisindedir.

Yabancılaşmanın bir başka şekli de insanın kalbi/vicdanı ile dış dünyanın sürekli çatışma hâlinde olması sonucunda bu gerilimi yaşamaktan kaçınmaktır. İyinin ve kötünün önce görmezden gelinmesi sonra da yok sayılmasıdır. Nihilizme götüren bu yol da hadım etmenin bir başka şekli. Bu kez dürtülerden değil kalbinden/vicdanından kurtulmak ister insan.

Bizleri bu dünyaya yabancılaştıran şeyler yine biz insanların icat ettiği, hatta kanıksadığımız kötülüklerdir. Her şey masumdur, insan hariç.

 

Bizleri kaygılandıran şey kötü olan şeylerin sıradanlaşmasıdır…

İslâmcılık kavramının tanımı ve dünyevîleşme ile bağlantısı diye sorsam?

Sizin dünyevîleşme dediğiniz şeyi insanın yabancılaşması, yolunu şaşırması olarak anlıyorum ve bunun hakkında yukarıda uzun uzadıya konuştuk. İslâmcılığın arka planında yatan kaygının “ilkeler-hedefler” ile “gerçeklikte olan-biten” arasındaki makasın açılmasının uyandırdığı kaygı olarak tespit etmek mümkündür. Haklı da bir kaygıdır. Bunun tarihî kökleri derindir. Bütün doktrinler her soruyu cevapladıkları iddiasıyla, kendi içerisinde tutarlı bir izlenim vermekle beraber hayatın içerisine girdiklerinde eksiklikleri ortaya çıkar. Genelde de zamana karşı çok dayanıksızdırlar. Doktrinleştirme eylemi kapalı bir bahçedir. Çitleri ne kadar geniş bir zeminde kurarsanız kurun bir süre sonra birçok şeyin dışarıda kaldığını görürsünüz. Olgular dünyası ise sürekli genişler, yeni yeni şeyler ortama katılır. Bu durumda bu yeni olgular ya görmezden gelinir ya da ödünç kavramlarla doktrinlere yama yapılır. Doktrinlerin bir başka özelliği de insanların sihirli bir şekilde çözümü doktrinlere havale etmesi ve insanı pasifleştirmesi, tembelleştirmesi, nesneleştirmesi hatta yok saymasıdır. İzzetbegoviç, İslâm’ı bir doktrin olarak değil “temel ilkeler doğrultusunda bir sorun çözme yöntemi” olarak ele almak gerektiği üzerinde ısrarlıdır. Bu, “olayları ucu açık, dinamik ve kuşatıcı bir yöntemle”, yani bir meta-yaklaşımla ve “olgu bazında” bir pratikle ele almak anlamına gelir. Daha gerçekçi ve amaca yönelik bir yaklaşımdır. Pratikte saygı uyandıran bir “duruş” da ortaya koyabilmiştir.

 

OHAL mağduriyetleri, adaletsiz uygulamalar, israflar, yolsuzluklar, torpiller… Şu bir gerçek ki, kim iktidarda olursa olsun bu ülkenin her zaman başına gelen şeyler. Yalnız, dindar siyasîler eliyle yapılınca böyle şeyler, çok farklı bir tablo çıkıyor ortaya. Bu konuda ne söylersiniz?

Yönetimleri, insanlar nazarında, adalet hedefi ve istişare yöntemi meşru kılar. Bir kişi dışında herkese adil davransanız bile adalet ortadan kalkmış demektir. Adalet kuru ile yaşı, yani suçlu ile masumu ayırmadan ulaşılabilecek bir şey değildir. Bir kişiyi istişare dışı tutarsanız istişare oluşmamış demektir. Bütün sözleri dinlememişsinizdir. İstişare bütün kesimlerle yani Türkiye söz konusu olduğunda seksen milyonla yapılması gereken bir uygulamadır. Bugün belki de bizleri daha çok kaygılandıran şey kötü olan şeylerin sıradanlaşması ve ne yazık ki kanıksanmasıdır. Sessizliktir. İyi ve kötü yargılarının tedavülden kaldırılmasıdır. Kötüye “kötü” dememek ya da diyememektir. Bu örtük bir nihilizmdir.

 

Demokrasi, insan hakları ve fikir özgürlüğü… Bu haklar hem Yaratıcı tarafından, hem de hukuk tarafından bütün insanlara tanınmış haklardır. Bunlar uzunca bir süredir ülkemizde çiğneniyor. Ciddi mağduriyetler yaşanıyor. Görünen o ki makamlar, hırslar, menfaatlerdir bu kurumları ve kişileri bu hâle getiren? Böyle bakınca dünyevîleşme hepimizin sorunu. Dindarıyla, solcusuyla, inananıyla inkâr edeniyle. Makamlara hangi görüş ve inançtan insan gelirse gelsin dünyevîleşmemesi hepimizin yararımızadır gibi bir yorum yapsam, ne dersiniz?

Türkiye’de daha önce tartıştığımız bir konuyu hatırlıyorum. Dindarların ahlâklı, sekülerlerin ise ahlâksız oldukları mealinde bir şey. Hayata ve çevremize bakalım. “Ahlâklı ateistler” de “ahlâksız dindarlar” da göreceğiz. Bir dinin imanlısı ya da bir ideolojinin inananı, takipçisi olmak bizi zorunlu olarak ahlâklı kılmıyor. İnsanda irade denilen bir kırılma mekanizması var ve adaletten yana, iyiden yana tavır almak bir çaba gerektiriyor. İktidarın uyguladığı baskı yöntemleri, ekmek parası üzerinden tehditleri ve yandaşı kayıran uygulamaları insanları ikiyüzlülüğe itiyor. Can, mal, akıl, din ve nesil güvenliği olarak kendi literatürümüze bin yıl önce klasik şekilde geçmiş olan temel haklar dahi bugün ihlal edilmektedir ve sürekli tehdit altındadır. Toplumdaki çürüme ne yazık ki her kesimi etkiliyor. Ancak menfaat ilişkileri ve/veya korku bir kesimi daha çok etkiliyor.

 

Adaletin yanında durmayacaksak bu dünyada işimiz nedir?

“OKU! Dosdoğru Ol! Kalk ve Yap!” Twitter profilinizde bu ifade yer alıyor. Bir Müslüman’ın dünyaya, dünyevîleşmeye yenik düşmemesi, sizin tabirinizle yabancılaşmaması için gereken formülü özetlemiş gibisiniz. Oku, dosdoğru ol Allah’ın âyetlerinden. Allah’ın âyetlerini yaşamamak bu konuştuğumuz meselelerin temel problemidir desek?

O üç hatırlatmayı ben kendim için yazdım. Twitter hesabımı her açtığımda görüyorum. Öğrenmeyi, farklı perspektiflerden bakabilmeyi, yorum yapabilmeyi, korksam da kalbimi / vicdanımı ayakta tutabilmeyi, rehavete kapılmamayı, yapabildiğim her şeyi yapmayı, yapamadıklarımı yapmak için yollar aramayı, kısaca kendime bir şeyleri hatırlatmayı amaçladım. Hepsi bundan ibaret. Yabancılaşmayı aşmak bir formül veya reçete işi değildir. Önce bu çarpıklığın, bu çürümenin, bu sapmanın farkında olarak buradan kurtulmaya karar vermek ve durumu değiştirmek için yoğun çaba göstermek zorunluluğumuz vardır. İyi ve kötünün tespiti, melekeleri çalışan bir insanda belirgindir. Özel bir eğitim değil, bastırılmamış bir duyarlık; Görmeyi, işitmeyi, anlamayı engellememek bunları tespitte yeterlidir. Kitap da bunu söylemez mi bize?

 

4 kez görevinizden atıldığınızı biliyoruz. Ama ‘yılmak yok, mücadeleye devam’ diyerek hak bildiklerinizi söylemeye ve yaşamaya devam ettiğinizi de. Yabancılaşmayı aşmanın zorlu bir yolculuğu gibi…

Hayatımın erken dönemlerinde böyle şeylerle karşılaşacağım aklıma bile gelmezdi. Temenni de etmezdim. Hayat her zaman bizim tasarladıklarımızdan, hayal ettiklerimizden farklı bir şekilde geliyor karşımıza. Bu elbette ki her insan için geçerli. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Ortopedi ihtisasımı bitirdikten hemen sonra genç bir ortopedi uzmanıydım ve Mazlum-Der’i kurmuştuk. Okulda ve hastanede yoğun başörtüsü sorunu, Türkiye’de sistematik işkence sorunu, Kürt Kimliği sorunu… Doksanlı yılların ilk yarısından bahsediyorum. O dönemde Mazlum-Der kurucusu olduğum için arka arkaya üç kez atıldım. Mahkemeler beni işime iade etti. Hukuk işliyordu. Bugün mahkemeye gitme yolu da kapalı biz KHK’lılara. O dönemde benim başıma gelenler, bu kez kitleler halinde birçok üniversite öğretim üyesinin başına gelmeye başladı. Bu haksızlıklara itiraz etmek, demokrasi ve insan hakları hatırlatmasında bulunmak üzere “Barış İçin Akademisyenler” bildirisinden sonra ikinci bir bildiri hazırlandı ve ben de imzaladım. Bu da dördüncü kez atılmama neden oldu. Ben şu hatırlatmayı yapmak isterim herkese, ama özellikle “Müslümanım” diyenlere; Haksızlıklara karşı çıkmayacak, adaletin yanında durmayacaksak neden böyle bir iddiada bulunuyoruz ki? Adaletin yanında durmayacaksak, bu dünyada işimiz nedir?

Başından beri, sizin “dünyevileşme” dediğiniz şeyi ben “insanın yabancılaşması” olarak anladığımı ifade ederek açıkladım fikirlerimi. Dinî-Dünyevî ayrımı zorlama bir ayrımdır. Din ile dünya birbirinin karşıtı değillerdir. İnsan için dünya, İslâm’ı yaşamanın yegâne zeminidir. İslâm ise ancak “iyi ve doğrunun bir açılımı” olduğunda anlamını bulur. Yabancılaşma dediğimiz hedeften sapma, sadece kendimizi maddî-dürtüsel belirlenimlere teslim etmekle kalmıyor (sizin dünyevîleşme ile bunu vurguladığınızı anlıyorum); din adına da insanın hedefinde yabancılaşma olabileceğini görüyoruz. Haricîlik, tiranlık, mutlak monarşi gibi başkaları üzerinde iktidar kurmak. Ya da manastır hayatı, sürekli tecrit ve uzlet gibi kendi fıtratımızı tahrip etmek. Ya da din adına irademizi bir başkasına teslim etmek, analizden (tahkikten) ve muhakemeden uzaklaşmak. Ya da dindar saydığımız bir otorite adına iyi ve kötüyü görmezden gelmek, yok saymak. Bunlara “yabancılaşma” diyorum.

Bizler bu dünyada ve bu dünyanın tam da ortasında yaşayacağız. İyinin ve doğrunun yanında olduğumuz ve tavır aldığımız sürece de hedefimizden sapmamış olacağız. İyiyi ve doğruyu aramaya, bulmaya, yeniden ve yeniden üretmeye devam edeceğiz.

 

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Çok teşekkür ediyorum böyle bir davet için.

BENZER KONUDA MAKALELER:

“Bir Yaratıcı’nın varlığına iman etmek en ön... Japon bir mühtedinin bakışından İslâmî fikir Ayşenur’un mezuniyetini tebrik ve kutlama niyetiyle, bu yılki ev sahipliğini Erciyes Üniversitesi’nin yaptığı USBIC’in, kongre sonu etkinliği olan Kapadokya turuna katıldık. Tur keyifli, biz keyifli, hoca...
Nurlarla iştigalin ehemmiyeti, hizmette fedakârlık... “Ben kendimi istismar ettirmem!” Yeni Asya Medya Grup Yönetim Kurulu üyesi, yazar Ali Vapurlu ile Zübeyir Gündüzalp’i konuştuk Zübeyir Ağabey ile tanışmanız nasıl oldu? Zübeyir Ağabey, İstanbul Kirazlı Mescid’de kalırken arada bir Ankara’ya mi...
Bediüzzaman Said Nursî kimdir? Gençlere “Bediüzzaman Said Nursî kimdir?” diye sorduk. İşte aldığımız cevaplar…   Zeynep Senanur Akın (20) Mardin / İlahiyat Fakültesi 3. sınıf Davasının derdiyle sancılanarak, mütevazı bir hayat süren, kıymetli Risale-i Nur eserlerini mir...
Temel Sorun, İnsanî Bilincin İşlememesi Avukat Ali Aktaş ile; din ve dünyevîleşmenin hukuk ile ilgisini, hukukî problemlerin kaynağını, bireysel haklar bağlamında müstehcen reklamları ve hukuk uygulayıcılarının hukuka aykırı tutumlarını konuştuk. Hukuk kavramını nasıl tanımlıyorsunuz? ...
BİR MERDİVENİN İLK ETAPTA EN ÜST BASAMAĞINA ÇIKAMA... Onu çoğumuz TRT’nin İlk Başörtülü Spikeri olarak tanıdık.  Ama bilenler bilir, kendisinin belli bir geçmişi,  çeşitli deneyimleri var bu alanda. Önce hayâl etti, hedeflerini belirledi  ve ardından aldığı eğitimlerle basamak basamak çıktı başarı merdi...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*