Çiçek edebiyâtı

İnsan, güzele olan temayülü nisbetinde, kâinata baktığında ilk olarak Allah’ın zarif ve rengârenk güzelleriyle karşılaşır; Çiçekler…

Binbir çeşidiyle çiçeğin, insan hayatındaki yerini oldukça güçlü ve güzel anlatan insanoğlu, güzeli güzelle teşbihte belki de en fazla çiçeklere başvurmuştur. Öyle ki, seyrine doyum olmayan çiçekleri varaklara çizmiş, üzerlerine şiirler yazmış ve ismine Şukûfe-nâme demişiz. Bu vesileyle Beşir Ayvazoğlu’nun nitelikli ve tafsilatlı “Güller Kitabı” adlı deneme-inceleme yazılarını da anmak isteriz.

Gül için “Gülü tasvire ne hâcet, ne çiçektir biliriz” denilmişse de dünyada bahsi en fazla geçen çiçektir gül. Belki de bu sebeple eskiden bütün çiçeklerin genel ismine “Gül” denmiştir. Bir numaralı rakibi de bağrı yanık Lâle olsa gerektir. Kimin gönlünde hangi gülün açtığı bilinmez, ama güzel gönüllerin bir çiçek gibi, her dem yeniden açtığı vâki.

Çiçek gönüller vesileyle bu ay çiçeklerden bahis açmak istedik. Çiçeklerin âleminde söyleyeceklerimiz yetersiz kalacaktır, zevkine varmak için kâinata atf-ı nazar ediniz. Yan gözle bakmamanız dileğiyle, kır çiçeklerine bile…

Bizim şiirimizin bağrı yanık çiçeği ‘Lale’dir. Çabuk solan, tam orta yerinde sevda taşıyan Lale, Allah âşıklarının pür-hun olmuş ciğerleri gibidir. Lale kelimesinin Arap harfleriyle yazımıyla, Allah’ın ism-i celâlinin aynı harflerle yazılması bu çiçeğe ayrıca önem atfettirir.

“Suya virsün bağ-ban gül-zarı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüz tek virse min Gül-zara su”
(Bahçıvan gül bahçesini sele versin, boşuna yorulmasın; çünkü bin gül bahçesine su verse de senin yüzün gibi bir gül açılmaz)

Fuzuli’nin meşhur Su Kasidesi’nden alıntıladığımız bu eşsiz beyit, Efendimiz (asm) gibi bir Gül’ün, daha bu âleme gelmeyeceğini en güzel şekilde ifade eder. Efendimizin güzel kokusu bu çiçeğe benzetilir. Hz. İbrahim için yakılan ateş Gül bahçesine döner. Tazeliği, inceliği, hayâyı sembolize eden Gül, edebiyat tarihimizin her döneminde mutlaka metinlerde yer almış ve bunlar üzerine müstakil eserler yazılmıştır. Rengini maşuğunun (bülbülün) kanından alan Gül, seher vakti saba rüzgârının esmesiyle yapraklarını açar ve kokusu rüzgâra karışır.

“Hatırlatacak bize şen çocukluğumuzu
Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar”
(Ziya Osman Saba)

Boğaz’ın mor süsü Erguvan Çiçeği Tanpınar’ın da dediği gibi, “Gül’den sonra bayramı yapılmaya en lâyık çiçek”tir. Bu mor manzarayı Edip Cansever “Erguvan imparatorluğu” olarak görür. Rivayete göre bu çiçek önceleri beyaz renklidir. Fakat Hz. İsa’nın havarilerinden Yahuda ona ihanet ettiği için kendini Erguvan Ağacı’na asar. Daha sonra bu ağaç utancından kırmızı renge döner. Bu sebeple Erguvan Ağacı İngilizce’de Judas Tree (Yahuda’nın Ağacı) olarak bilinir.

Edebiyatımızda karşımıza sıklıkla çıkan çiçek türlerinden bir başkası da Gelincik Çiçeği’dir. İskender Pala Gelinciği Kitâb-ı Aşk adlı eserinde şöyle anlatır:

“İnnema’n-nisâ’ şakâyıku’r-ricâl: Buyuruyor ki Efendiler Efendisi,  kadın erkeğin şakayıkıdır. Buradaki şakayık Arapça tanımlanma olarak, kadının erkeğin kürek kemiğinden yaratıldığıdır. Ardından erkeğin öteki yarısı (elmanın iki yarımı gibi birbirini tanımlayan değerler bütünü; şakkı) olarak düşünüldüğünü ve nihayet ‘şakayık (yaban lalesi, gelincik) çiçeği’ olarak mânâ ifade ettiği görülür. Bu bağlamda evlilik müessesesinin önemi, aile kurumunun yaşatılması vb. söylemler hep bu şakayık (öteki yarı) düsturu üzerine temellendirilebilir. Şakayık kelimesinin bize edebiyat açısından ihtişamını gösteren anlamı ise Türkçe’de bildiğimiz “Gelincik Çiçeği”ni karşılamasıdır. İlk anlam dinî terminoloji içinde Hz. Âdem’in kürek kemiğinden yaratıldığı ifadelendirilen Havva içindir. İkinci anlama göre kadın erkeğin öteki yarısıdır ki, modern bilim de zaten bunu ifade etmektedir. Sık rastlanan Gelinciğin özelliği çok narin, nahif ve zarif bir çiçek oluşudur. Dalından kopardığınız andan itibaren birkaç dakika içinde parlaklığını, canlılığını ve güzelliğini yitirir. Kırmızı yapraklarından (ki genellikle dört simetrik yapraktır) birini koparırsanız diğer üçü kendini bırakır, salar ve sarkar. Elinizle yapraklarından birine fiske vurun, derhal zedelenir ve solmaya yüz tutar. En küçük şiddet, hoyrat muamele ve sarsıntıda bile yara alıp zedelenen bu çiçeğin kadına benzetilmesi ve özellikle erkeği tamamlayan “eş” olarak nitelendirilmesi bizce çok manidardır.

Bu ifadenin mefhûm-ı muhalifinden anlaşılan odur ki, erkekler, kadınların bir Gelincik Çiçeği kadar narin olduğunu bilmeli, ona göre davranmalı, Gelinciğin hoyrat tavırlara, şiddete, haksızlığa maruz kalmak bir yana el üstünde tutulması, kırmızı renginin asaleti ve güzelliği içinde renginin soldurulmaması gerektiğini bilmeli ve ona göre davranmalıdırlar.”

‎Çiçek üzerine birçok mit, rivayet, hikâye vardır. Bizler de her birimiz onlara ayrı anlam yüklüyoruz ki, hâlâ defterimizin arasına ‘tutuşmuş bir gül sıkıştırmak’tan çekinmiyoruz.

BENZER KONUDA MAKALELER:

Şiire inen nur “Duvarda bir küçük örümcek gibi İnce dertlerimle işledim bir ağ” mısralarını 21 yaşında yazmış olan, büyük şâir Necip Fâzıl’ı bu köşeye taşıyalım istedik. Hayatıyla, okudukları ve yazdıklarıyla gençlere farklı ufuklar açmış şâir ve fikir adamı, N...
Bir garip hâlet “Bu can benden geçmeden Bu dünyadan göçmeden Bir tek seni sevmek çok değil” diyerek bitirdiği bu şiiri, sadece “Kunâla”yı yazsa bile burada anılmaya değer bir şairdir Âsaf Hâlet Çelebi. 27 Aralık 1907’de dünyaya gelen Âsaf Hâlet, Osmanlı eğitim ...
“Kuşların nerde senin?” “Kuşlar mıdır onlar ki her akşam Âlemlerimizden sefer eyler” demiş Ahmed Hâşim. Bu sayıda kuşlardan bahis açalım, âlemlerimize sefer edip seherde, gün doğarken ve gün batarken ötüşleriyle, daima bir hâlde, Bir’i söyleyen kuşlara kulak verelim istedi...
Loş odalar mektebi Bahçesindeki asırlık çınarının kuş terennümleriyle, şadırvanının su sesi birbirine karışır Galata Mevlevihânesi’nin. Mezar taşlarının ve ağaçlarının gölgesinden kedileri eksik olmaz. Şehrin göbeğinde insanı kadîm zamanlara götüren bir uzlet mekânıdır...
Hangi suyun sakasıyız? İnsan, yaratıldığından ve yaratılmış bir mahlûk olduğunu kavradığından beridir, var olmak ve yok olmak meselesi hakkında düşünmüştür. Temel ve insanî bir sıkıntı olarak karşımıza çıkan varlık-yokluk meselesine, bizim edebiyatımızda Tanzimat’a kadar h...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*