Dillere Destan

Günümüzde destan denilince akla basit, hatta ilkele yakın basit, sözlü edebî metinler gelse de Türk destan geleneği, kökleri oldukça eskilere dayanan ve millî duyguları beslemek noktasında halkın çimentosu hüviyetini sabit-kadem yerine getiren anlatılardır. Mitoloji ve efsaneye göre ayakları yere basan bu metinler Türklerde daha çok kahramanlık, savaş, bağımsızlık mücadelesini anlatır ve elbette birtakım olağanüstü fenomenler barındırsa da bizzat halkın gerçeğinin ürünleridir.

Türk dünyasını bir çömlek olarak düşünürsek, gelen geçen bütün boylar, beylikler, hanlıklar, kağanlar bu çömleğe geldiği yerden bir avuç bulgur getirmiş ve ortak bir bulgur aşı pişirmiştir. Bu mânâda bütüncül bir yaklaşımla Türk destanlarına bakıldığında sözlü gelenekten yazılı metinlere kadar değişmeyen tek şeyin Türklük bilinci olduğu görülür. Tarih boyu millî bilinçlerle hareket eden Türkler, Osmanlı’da da “cihanşümul devlet tefekkürü” şeklinde kendini gösteren cihan hâkimiyeti arzusuyla fetihler yapmış ve Eski Türklerden beri ‘kut inancı’yla hareket etmiştir. Eskiden kağanın, hakanın daha sonra padişahın yetkilerinin Allah tarafından verildiğine duyulan bu inanç,  beraberinde mutlak hâkimiyet sahibi olan Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olmak bakımından, cihan hâkimiyeti en mühim mesele oluyordu. Bu inançla yetişmiş Türklerin destanlarında da elbette savaş, kahramanlık, hürriyet mücadelesi en çok işlenen konuydu. Temel olarak işlenen bu konuların yanında kültür mirasımızın yapı taşı olan destanlarda, Gök Tanrı inancından İslâm’ın kabulüyle geçmişten günümüze ulaşmış değişmiş, evrilmiş inançlar, geleneklere de rastlamak mümkündür.

İnsanın kuvvetle içinde büyüyen anlatma ihtiyacı neticesiyle doğan bu anlatılar, geçmişten günümüze hasat ettiğimiz bulgurdan yaptığımız aşa tuz, biber olmuş, onu tatlandırmış ve bir olmanın, asırların eskitemediği o çömleğe beraber kaşık sallamanın hazzını vermiştir.

Eski Türkler doğada karşılaştıkları cansız varlıkları görmezden gelmeyip onun da bir ruhunun olduğu düşüncesine kapılmışlardır. Bunu bir şeye inanma ihtiyacının tezahürü olarak görebiliriz. Zira bazı cisimlere iyi ruh özelliği atfedilirken bazılarına kötü ruh özellikleri yerleştirilmiştir.

Destanlarda sıkça rastladığımız kargı, kalkan, kılıç gibi aletler eski Türklerin demire verdiği önemi göstermektedir. Demir gücün sembolüdür. İçinde güçlü bir ruh hapsolmuş ve Türkler tarafından kutsal maden olarak kabul edilmiştir. Kadim zamanlarda bazı hastalıklara deva olması için demirden meded umulmuştur. Allah (cc) demircilerin piri olan bir insana peygamberlik vermiştir ki, insan gönlüne şifa dağıtabilsin. Hadid Suresi’nde buyrulur: “Biz demiri de indirdik ki, onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır.”

Türkler gökyüzündeki cisimlere de ruhları varmışçasına anlam yüklemişlerdir. Kutup yıldızını gökyüzüne çakılmış “demir kazık (temir kazguk)” olarak görürler. Diğer yıldızlar onun etrafındadır. Eğer bu demir kazık yıkılırsa evrendeki düzenin bozulacağına inanırlardı. Hatta bu kazığı diğer atları (aslında yıldızları) bir arada tutan güçlü bir at olarak görmüşlerdir. Gökyüzü çadırının dibinde çakılı olan bu at Türklerin iktidar tutkunluğuna da bir işarettir.

Destanlarda dikkat çeken unsurlardan biri de toplum tarafından kabul görmüş deyimlere ve inanışlara yer vermesidir. Oğuz Kağan Destanı’nda örnekleri mevcuttur. Gözün parlaması ve gözün aydın olsun deyimi Maniheizm dinine dayanır. Bu dine göre ışık önemli bir unsurdur. İnanışa göre insanlara doğru yolu ay ışığı gösterir. İslâmiyet’ten sonraki Oğuz Kağan metninde ise bu ışığın yerini “Nûr” alır ve nur, Allah’ın tecellisidir. İslamiyet öncesi ve sonrası metinlerde ortak nokta ışığa kudsiyet yüklenmesidir.

İslâmiyet öncesi metne göre bir baş tanrı vardır ve baş tanrıya yardımcı bir güç (insan) vardır. Tanrı bu güçten bütün evren sularla kaplıyken suyun dibine ördek kılığında dalıp balçık getirmesini söyler. Baş tanrı balçığı genişleterek evreni yaratır. İnsan baş tanrıya sadakat duyacağına dair söz verir, fakat sözünde durmaz ve tanrı tarafından cezalandırılıp gökten kovulur, dünyaya atılır. Bu durum, İslâmiyet sonrası metinle benzerlik gösteren unsurlar barındırır.

Süt, kan oluşumuyla alakalıdır. Kan da tanrısal bir vergiyi (kutu) temsil eder. İslâmiyet öncesi metinde Oğuz Kağan annesinin sütünü bir defa emmiş sonra emmemiştir. Bu da tanrının onu kovuşuyla alakalıdır. Kanı bozuk ve sütü bozuk deyimi buradan gelir.

İslâmiyet öncesi metinde ilk insanın tüy, kıl ve tırnakla kaplı olduğuna inanılırdı. Tırnak, tüy ve kılla kaplı olarak dünyaya gelen insanların günah ve suç işleyerek vücutlarının şimdiki hâlini aldığına inanılırdı. Tırnak ve kıl toprağa karıştığında çürümez. İnanışa göre bütün bu acziyet karşısında tırnak ve kıl tanrısal bir uygulamadır, güç simgesidir, korumadır. Bu inanç da gök tanrıcılık, yani şamanizme dayanır. Şamanlar çınar ve kayın gibi ağaçların dallarına kemik, tırnak ve saç asardı. Bu ağaçlar şamanistik inançta Tanrı’ya ulaşılabilecek yer olarak düşünülürdü. Anadolu’da hâlâ devam eden saçları ve kılları rastgele atmayıp gömme âdeti de buradan gelir.

Görüldüğü üzere insan geçmişten günümüze kudsiyeti arayış merakında olmuştur ve edindiği bulguların da kapısı hep İslâmiyet’e çıkmıştır.

BENZER KONUDA MAKALELER:

Bir garip hâlet “Bu can benden geçmeden Bu dünyadan göçmeden Bir tek seni sevmek çok değil” diyerek bitirdiği bu şiiri, sadece “Kunâla”yı yazsa bile burada anılmaya değer bir şairdir Âsaf Hâlet Çelebi. 27 Aralık 1907’de dünyaya gelen Âsaf Hâlet, Osmanlı eğitim ...
“Kuşların nerde senin?” “Kuşlar mıdır onlar ki her akşam Âlemlerimizden sefer eyler” demiş Ahmed Hâşim. Bu sayıda kuşlardan bahis açalım, âlemlerimize sefer edip seherde, gün doğarken ve gün batarken ötüşleriyle, daima bir hâlde, Bir’i söyleyen kuşlara kulak verelim istedi...
Loş odalar mektebi Bahçesindeki asırlık çınarının kuş terennümleriyle, şadırvanının su sesi birbirine karışır Galata Mevlevihânesi’nin. Mezar taşlarının ve ağaçlarının gölgesinden kedileri eksik olmaz. Şehrin göbeğinde insanı kadîm zamanlara götüren bir uzlet mekânıdır...
Hangi suyun sakasıyız? İnsan, yaratıldığından ve yaratılmış bir mahlûk olduğunu kavradığından beridir, var olmak ve yok olmak meselesi hakkında düşünmüştür. Temel ve insanî bir sıkıntı olarak karşımıza çıkan varlık-yokluk meselesine, bizim edebiyatımızda Tanzimat’a kadar h...
“Âyîneye baksam görünür sûret-i yâr” İnsan kendini seyretmeyi, beğendirmeyi seven bir mahlûktur ve ayna karşısında uzun vakitler harcar. Sabah uyanır, yüzünü yıkar, aynaya bakar. Evden çıkmadan kendine çeki düzen verir, sokağa öyle çıkar. Sonrasında dikiz aynası, cep aynası, vitrin caml...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*