Bahtiyar Ahmiç Köyü

Geçen ay, büyük bir çoğunluğu eğitim camiasından olan, güzel yürekli insanlardan oluşan bir grupla Balkan ülkelerini ziyaret etmek nasip oldu. Bulgaristan, Makedonya, Kosova, Bosna Hersek, Karadağ, Arnavutluk ve Yunanistan’ın belli başlı şehirlerini gezdik. Evlad-ı Fatihan’ı, ecdat yadigârı eserleri ve oralardaki koca yürekli, güler yüzlü bu insanları, “tıpkı biz” dediğimiz Müslüman kardeşlerimizi gördük, onlarla tanıştık.

Şehirlerin ruhuna sinen acı

Gezdiğimiz her bir yer bizi çok etkiledi. Kısa bir süre önce, Daru’l İslâm olan bu beldelerde yapılan zalimce tahribatlar her birimizi derinden etkileyerek hüzünlenmemize sebep oldu. Bilhassa Bosna Hersek’te yaşanan acılı günler, sanki şehirlerinin de ruhuna sinmişti. Ancak tüm gezi boyunca beni en çok etkileyen yer Bosna Hersek’in Vitez şehrindeki küçük ve şirin bir köy olan Ahmiç Köyü oldu. Daha köye girer girmez kendi köyüme gelmişim gibi hissettim. Çok az ilerlemiştik ki çok mütevazı bahçesi olan bir evde, bizi gördüğü gibi tüm samimiyetiyle tebessüm eden ve “hoşgeldiniz!” diyen Boşnak bir teyzeyle karşılaştık. Onun o samimi tebessümü hepimizi aynı duygu ve heyecanla tebessüm ettirdi. Selamlaşıp yolumuza devam ettik ve köyü esas ziyaret maksadımız olan camiye ulaştık. Orada da bizi camiin imamı Mahir Hoca, az önce samimiyetini iliklerimize kadar hissettiğimiz teyzeninkiyle aynı samimiyetle karşıladı. Tüm bu duyguları o insanların gözlerinde görememek, onu hissedememek imkânsızdır zannederim. Mahir Hoca’nın Türkçesi, tabiri caiz ise “çat pat” diyeceğimiz türdendi. Ama biz onun ne demek istediğini, yüreğindeki sevgi dilini mahirce kullanmasından çok iyi anlamıştık. Orada anlatılanları ben de kalemimin kuvveti yettiğince anlatmak istiyorum.

116 masumun katledilişi

Bosna Hersek’te yaşanan iç savaş dolayısıyla Ahmiç Köyü’nün eli silah tutan tüm erkekleri Sırplarla mücahede etmek için başkent Saraybosna’ya gidiyor. Köyde, Boşnaklar çoğunlukta ve Hırvatlar azınlıkta olmak üzere, beraber barış içinde yaşıyorlar. Zira Hırvatların ve Boşnakların ortak düşmanı Sırplar olduğu için, köyde herhangi bir savaş olayı yaşanmamış, tâ ki 16 Nisan 1993’e kadar. Rehberimiz kendine has Türkçesi ile “15 Nisan Boşnak-Hırvat dost, beraber çay, kahva 16 Nisan Hırvat düşman” diyor. Plânın adı “48 saat kül ve duman.” O gece tüm Boşnak hanelerinin kapılarına işaret konuluyor ve ilk saldırı sabah namazında camiye gelen ihtiyar erkekleri bombalamakla başlıyor.

48 saat olarak planlanan harekât, 5 saatte tüm köyü münafıkça katletmekle amacına ulaşıp kısa kesiliyor. Tam 116 masum, içinde 3 aylık kundakta bir bebekten, 82 yaşında ihtiyar bir amcaya varana kadar çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek, Hırvatların haince saldırısında katlediliyor. Eli silah tutanlar canları pahasına Saraybosna’da mücahede ederken, ardında bıraktıkları masum, savunmasız olan emanetleri de alçakça, hiç acınmadan katlediliyor. Katliamın ardından güya “bölgeye yardım” adı altında Birleşmiş Milletler’den İngiliz askerler köye geliyor. Yardım etmek şöyle dursun yapılan katliamdan kalan cenazelerle poz verip fotoğraf çektiriyorlar. Çekilen tüm fotoğraflar da şu an köyün camiinde sergileniyor. Durumun vehametini tüm gerçekliğiyle ispatlıyor. Katliamı yapan Hırvatlardan bir kısmının hâlâ bu köyde yaşadığını söylüyor Mahir Hoca ve yaptıklarından da asla pişman olmadıklarını ekliyor. Tüm bunları bütün grup gözyaşları içinde dinliyoruz.

 

 

Müsbet hareketi düstur edinen Ahmiçliler

Grubumuzda gezi boyunca bize eşlik eden, kendisi de Sırplarla mücahede edip gazi olmuş, fıtratı müteheyyiç Arnavut bir ağabeyimiz, bu anlatılanlardan sonra Mahir Hoca’ya bir soru yöneltiyor: “Hocam, madem bu katliamı yapan insanlar hâlâ bu köyde yaşıyor, neden bir kişi de onlardan intikamını almıyor, çekip alnından vurmuyor, köylüler nasıl tahammül ediyor o zalimleri görmeye? Eğer o zalimler şu an bizde olsaydı biz ne pahasına olursa olsun silahı çekip vururduk, yeter ki bizim halkımız o pisliklerin yüzünü görmesin, onlara bakınca o günleri hatırlamasın. Ama Boşnaklar bunu yapmıyor. Biz merhametliyiz diyorlar. Neden bu yapılmıyor?”

Mahir Hoca bu heyecanlı soruya karşı cevap verdi: “Zannediyor musunuz ki köylüler için o zalimlerle her gün yaşamanın kolay olduğunu, biz vursak ne olacak? Onlar da hiç acımadan bizi vuracaklar. Boşnaklar şu an zor olanı yapıyor.”

Bunları dinlediğimde, belki de her iki tarafın da söylediklerinin haklı olabileceğini düşündüm, ama Mahir Hoca’nın sözleri beni çok daha fazla etkiledi. Zira Ahmiç Köyü sakinleri tam da Bediüzzaman’ın büyük bir ehemmiyet vererek bahsettiği müsbet hareket çizgisinden gitmişlerdi. Evet, bence de kesinlikle en zor olanını yapıyor şu an Ahmiçliler. Her gün o zalimlerin yüzünü gördükleri hâlde, bir anlık intikam duygusuyla hareket etmiyorlar.

Mahir Hoca’nın anlatımı bittikten sonra herkesin yüzünde aynı ifade vardı sanki: Hüzün, ibret ve Ahmiçlilerin gösterdiği metanete karşı derin bir saygı. 116 şehidin isminin yazılı olduğu cami içindeki anıtta hatıra fotoğrafı çektirip köyün camii ve masum çocukları için gönülden yapılan yardımların ardından Mahir Hoca ile vedalaşıp camiden ayrıldık.

Otobüse binmek üzere yola koyulduğumuzda, köye girerken bizi tebessümlerle karşılayan teyzenin evinin önünden tekrar geçiyorduk ve bizi görünce büyük bir sevinçle, 45 kişilik koca grubu küçük bahçesine davet etti. Çünkü o çok iyi biliyordu ki gönüllerin sığdığı her yere gövdeler de sığardı. Bir taraftan bize su ikram ediyor, bir taraftan bahçesinden yeni topladığı salatalıkları, domatesleri, meyveleri can-ı gönülden ikram ediyordu. Bize öyle sarıldı ki kendimizi sanki kırk yıldır Ahmiç’in çocuğuymuşuz gibi hissettirdi. Teyzenin gözlerinde yaşanmışlık vardı, hüzün vardı ve bizi görünce o masmavi gözlerinin içi güldü. Ayrılırken de buğulandı o güzelim gözleri ve bize “gitmeyin” dedi. Belki bildiği nadir Türkçe kelimelerden biriydi bu.

Ruhumuzun bir parçasını Ahmiç’te bıraktık. Bu bahtiyar köyde yaşadığımız tüm tarifsiz duyguları seyyah heybemize doldurduk. Zihnimize kazıdık Ahmiç’i ve ona dair her şeyi. Her birimizde bu köyü bir daha ziyaret etmek arzusu uyandı.

Allah öyle günleri bir daha hiç yaşatmasın… Dünyanın dört bir yanında tarassut altında olan tüm mü’min kardeşlerimizin her daim yâr ve yardımcısı olsun. Amin…

Selam ve dua ile…

BENZER KONUDA MAKALELER:

Gönüllerin sığdığı yere gövdeler de sığar... Kolay değildir Türkiye’nin dört bir yanından 40 kişiyi bir apartman dairesinde ağırlamak, hem de 4 gün 4 gece. Ama söz konusu unsur Risale-i Nur olunca mekânlar da genişliyor, zaman da... Gönüllerimizin sığdığı her yere gövdelerimiz de sığıveriyor. T...
Şakadan Gerçeğe: Bir Karadeniz Seyahati Hani bazen bir şeyleri şaka olarak söylersiniz, ama gün gelir gerçeğe dönüşür. Bir süre önce biz de aynen öyle bir hadise yaşadık. Bizim de bir şakamız gerçeğe dönüştü ve çok güzel bir Karadeniz seyahati yapmak nasip oldu. Anlatalım: Efendim, biz...
SAKLIKENT SAFRANBOLU Safranbolu denilince akla ilk gelen özgün mimariye sahip evleri oluyor. Aslında Safranbolu, evlerinden çok daha fazlasını anlatıyor. Geleneksel Türk toplum yaşamının özelliklerini barındıran, tarihî ve kültürel eserlerini günümüze kadar koruyabilmiş ...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*