ZAMAN DEDİĞİN RAHİMDEN KABRE KADAR

İnsan yolcu. Ruhlar âleminde başlayan yolculuk anne rahmine, dünya menziline ve kabre uğradıktan sonra sonsuzluğa açılıyor. Ruhlar âleminde beden elbisesi yok. Yurt derdi yok, istediği yere gidiyor. Rahime girince varlık sahibi oluyor. Beden elbisesini bürünüyor. Hak iddia etmeye başlıyor. Dünyaya gelince gözleri iyice açılıyor. Kendini sultan, dünyayı hizmetkâr sanıyor.  Yer yurt, han hamam, köşk saray istiyor. Daha dün yok iken, bugün varlık iddia ediyor. Daha dün avuç kadar yerdeyken şimdi dünyayı avucuna almak istiyor. Her şeyi elde etmeye çalışıyor.

Rahimde 9 ay kaldıktan sonra bonus niyetine 90 yıllık bir dünya ömrü veriliyor. Gün geliyor, o da sona eriyor. Ölüm geliyor, bedeni de dâhil her şeyini alıp götürüyor. Hanlar hamamlar, yazlıklar kışlıklar kabir kapısına kadar gelebiliyor. Beden evini de dünyada bırakıp kabre uzanıyor. Çok geç anlıyor… Hayat dediği rahimden kabre kadardır. Doksan yıl sandığı ömür göz açıp kapayıncaya kadardır. Doksan da olsa noksandır. Değerli diye sandığa attığın şeyler kabirde geçmiyordur. “Kabri ‘sandık’ sandık, değilmiş!” diyor.

İnsan garip. 90 yıllık ömür için saraylar yaptırıyor, ama sonsuz kalacağı kabrini zindana çeviriyor. Keşke dünya için dünyada kalacağımız, ahiret için ahirette kalacağımız kadar çalışabilseydik.

 

Tabut ve araba

Tekerleği icat eden bir gün trafik kazalarının olabileceğini bilseydi yine de icat eder miydi bilemem, ama arabanın insanların ayaklarını yerden kesip dünyaya bağlanacaklarını bilseydi kesinlikle o tekere çomak sokardı. İnsan rahimde 9 ay ücretsiz seyahat ediyor. Dünyaya gelince de çocuk arabasına biniyor. Daha o zaman ayağı yerden kesiliyor. Sonra gelsin Mercedesler. İnsanların kıskançlıkları eşliğinde gününü gün ediyor. Gün geliyor, benzin bitiyor. Azrail kontağı kapatıyor. ‘Buraya kadar… Bundan sonra tahta atla yolculuk var’ diyor. Tabuta bindiriliyor, kabre götürülüyor. Dün dört tekerin üstündeydi bu gün dört omuzun üstünde. Dün Mercedes’e biniyordu bu gün tahta tabuta.

Rahimde insanı sadece annesi alkışlıyor. Dünya sahnesine gelince akrabaları ekleniyor. Alkışa alışıyor. Daha fazlası için şarkıcı, sporcu, siyasetçi oluyor. Alkış yükseldikçe sarhoş oluyor, kimseyi görmüyor, duymuyor. Gün geliyor, Azrail hoparlörün fişini çekiyor. Sesiyle ve kendisiyle baş başa kalıyor. Kabir sahnesine giriyor. Burası ne kadar da sessiz. Dünyada alkışlayanlar burada susmuş. Alkışlanacak işler yapmadığı için melekler de sessiz. Ver Makber’i!

Günümüzde bilhassa muhafazakâr kesimdeki dünya sevgisini, araba sevdasını, entrikalarla dolu saray hayatını, servet, saltanat, şöhret gibi ‘madde bağımlılığını’ gördükçe üzülüyorum. Dilimizle savunduğumuz değerleri yaşantımızla ne kadar da incitiyoruz. Ver Makber’i!

 

Sultan peygamber mi, kul peygamber mi?

Peygamberler Makber değil Mehter eşliğinde dünyaya gelirler. Manevî dünyamızı ihya, maddî dünyamızı inşa ederler. Kimisi sultan, kimisi köledir.  Kimisi zengin, kimisi fakirdir. Şuayip (as) tüccar, Davut (as) ve Süleyman (as) sultan peygamberlerdi. Yusuf’u (as) sultanlığa götüren yol kölelikten geçmişti. Peygamberimiz (asm) on sekiz bin âlemin en “fakir” efendisiydi. Kâinat ona hizmetkâr edilmişti. İşin adını koymak için Rabbimiz bir teklifte bulunmuştu. Kul ile sultan peygamber olmak arasında serbest bırakılmıştı. O (asm) kul peygamber olmayı seçmişti.

O (asm) saraylar yıkmaya gelmişti. Doğduğunda Kisra Sarayı’nın 12 sütunu yıkılmıştı. Mütevazı ve yoksul bir hayat yaşadı. İsteseydi Uhud Dağı altın olur arkasından gelirdi.  Hz. Ömer (ra) bir gün onu (asm) hasır üzerinde yatarken bulur. Kâinatın kendisi için yaratıldığı Sevgili’nin (asm) yüzünde hasır izleri vardır. Hüzünlenir, ağlamaya başlar. “Ya Rasûlallah! Dünya kralları, Kisralar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok…” Sevgili (asm) yüzünü ahirete dönmüştür. Dünyayı elinin tersiyle itmiştir. “İstemez misin ya Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!” O günden sonra Ömer (ra) dünyayı “takmaz”. Gün gelir, halife olur. Kisra saraylarını fetheder, ama hiç sarayda oturmaz. Onlar sarayları yıktılar, karşılığında gönül sarayları inşa ettiler. Sarayda otursalardı ruhların sultanı olamazlardı.

İmkân imtihandır

 

Yazının devamına dergimizin Temmuz sayısından ulaşabilirsiniz…

 

Mustafa Oral
mustafaoral74@hotmail.com

BENZER KONUDA MAKALELER:

Kur’ân’ı öğrenmelisin! Henüz hayatının baharındasın. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan önemli bir merhale atladın, sadece bir basamaktı geride bıraktığın ve bir adımdı yol aldığın. Geçirmişliklerinle, pişmanlıklarınla, vazgeçmelerinle, yarıda bıraktıklarınla bir gelecek ku...
Hutbe-i Ezelî’nin ötekisi olmak Kitap okurken nasıl bir yöntem izliyorsunuz? Kimisi bir kalem aracılığıyla etkilendiği, beğendiği satırları çizer, kimisi yanında bir defter bulundurur, not alır, özet çıkartır. Kimisi kitap üzerine konuşarak, müzakere ederek zihninde sabitlemeye çal...
En küllî muarrif İnsanlar olarak şu varlıklar âlemine yaratılış ile girdik. İnsan kervanı olarak dünya çölünde yola çıkmış giderken, kâinat, hikmeti önümüze çıkardı ve bize şu sualleri sordu; “Necisiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Sultanınız kimdir? H...
Kur’ân bize yetmez mi? Kur'ân-ı Kerîm, 1400 sene evvel, Arş-ı A'zam’dan bizim dünyamıza nüzul etmişti. Cenab-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm ile bizim seviyemize tenezzül etmiş, bizi onurlandırmıştı. Kur'ân yeryüzünü aydınlatarak aynı zamanda rehberimiz olmuştu. Bediüzzaman Hazre...
Bir hakikatin adı: Mu’cize-i Kur’ân Mu'cizelerin kaynağı olan Kur'ân-ı Kerîm, şu kâinat kitabının ezelî bir tercümesi, İslâm âleminin güneşi, insan âleminin mürebbîsi, hem bir şeriat kitabı, hem bir dua kitabı, hem bir emir ve davet kitabı, hem zikir kitabı, hem de Allah’ın (cc) kelâmı...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*