HANEDAN ŞAİRLERİMİZDEN AVNÎ

Osmanlı padişahlarını sadece savaşları, fermanları ve fetihleriyle anmak sizce de onlara haksızlık değil midir? Oysa biliyoruz ki, birçok disipline ve sanat dalına âşinâ olan sultanlar, belli bir estetik zevke sahiplerdi. Kendi portrelerini resmettirip, mahlaslarıyla şiir yazdılar. Bu toprakların bir benzerini daha görmediği hükümdarı Fatih, sadece askerî yetenekleriyle değil, şâirlik istidâdıyla da gönüllere tesir etmiştir. Kullandığı mahlas “Avnî ”dir. Bu“Avn” kökünden gelir ve malûmunuz “yardım, meded” anlamındadır.

O hem zorda olanların adâlet kapısı hem de Mevlâsından  meded uman bir kuldur. Kendisini gül koklarken resmettiren Avnî diğer elinde de mendil tutar. Bu onun naifliğinin nişânesidir. Tasvirinde askerî gücünü göstermek için eline kılıç almamış, okçulukta zihgir denilen yüzüğü başparmağına takmıştır. Kendisinin de resim yaptığını ve meclislerine şairler davet ettiğini bildiğimiz Sultân Fâtih’in edebî şahsiyeti ve şiir zevkini sizlere ulaştırmak istedik. Zâtınıza hoşça bakın.

 

Edebî şahsiyeti

Avnî mahlasıyla şiirler kaleme alan Fatih Sultan Mehmed, Osmanlı Devleti’nde divanı olan ilk hanedan şairidir. Osmanlı tarihi ile ilgili muteber kaynaklarda ortak görüş Fatih’in çok iyi bir eğitim aldığı yönündedir. Saray eğitiminin yanı sıra müsbet ilimlere gösterdiği ilgi ile anılan Fatih, özellikle Arapça ve Farsça’ya olan hâkimiyetini, yazmış olduğu şiirlerinde hissettirmektedir.

Fatih, bilim ve sanatın her dalını seven, âlim ve sanatkârları himaye eden ve mûsıkîye, şiire ve güzel sanatlara düşkün bir padişahtır. Resme de ilgi duymuş, resimlerini yaptırmak için Venedik’ten ressamlar getirtmiştir. Daha 12 yaşında Manisa’da valiyken şiirler yazmıştır.

1904 yılında Berlin’de George Jacob, Avnî divanını ilk neşreden kişidir. Divanında 70 tane manzume bulunmaktadır. Bu manzumelerde Şeyhî’nin ve Ahmed Paşa’nın etkisi belirgindir. Şiirlerinde dış yapı unsurlarına önem veren Fatih için Sehî Bey’in yapmış olduğu değerlendirmenin özeti: “ Sözleri merdâne, gazelleri âşıkane ve yer yer hikemîdir.”

Divan içerisinde Melîhî ve Ahmed Paşa’ya nazire olarak kaleme alınan şiirler birçok araştırmaya konu olmuştur.

Fatih, şiirlerinde açık ifadeli ve akıcı bir üsluba sahiptir. Edebî sanatları iyi kullanmış, ama edebî sanat yapma konusunda ısrarcı olmamıştır. Aruz ölçüsünü kullanmada üstad bir şairdir. Şiirlerinde kıssalar, efsaneler, tarihî şahsiyetler sıklıkla karşımıza çıkar. Nâfiz ve Sâdî’nin tesirlerini görürüz, ama bu onun üslubunu değiştirmemiştir. Yunan felsefesinden etkilenmiştir. Sağlam İslamî itikadı mevcuttur. Arapça ve Farsça tamlamalar yerine Türkçe ifadeler kullanmayı tercih etmiştir. Kelimelerle oynamayı çok seven bir şair olduğunu şiirlerinden anlayabiliriz.

Matla beytinde (ilk bölüm), şâir dinî yaşayışında samimî olmayan Zâhid’e seslenerek bu dünyada bulunmamızın maksadının ahireti kazanmak ve dolaylı yoldan Allah’a kul olmak olduğunu anlatmaktadır. Öbür dünyada da Cennet’i elde edebilmenin yolunun bu dünyada âhireti kazanmak için yaptığımız uğraşlar neticesiyle olacağını belirtmiştir. Soru sorarak beytin anlamını destekleyen şâir, Zâhid’e seslenerek kendini de Rind mertebesinde saydığını göstermektedir.

İkinci beyitte ise, ilk beyitte anlattığı fikri destekleyerek Rind’lerin Allah’ın büyük bir nimeti olan Cennet’i istemek yerine doğrudan Allah’a ulaşmayı, O’na kavuşmayı ve hatta O’nunla yüz yüze gelmeyi istemektedir. Firdevs-i A’lâ malûmunuz Cennet’in altıncı katıdır, şâire yani bir diğer ifâdeyle Rind’e göre bu yüce makamdan maksat Allah’ın yüzünü görmektir, nitekim her türlü şekil ve benzetmeden münezzeh olan Allah’ın (cellecelâlühu) yüzünü görmek istemekle kastedilen onunla görüşmeyi, ona kavuşmayı istemektir. Bu bütün nimetlerin en yücesidir. Elbette yârsız Cennet ona zindan olacaktır, şâirin yâr, yani sevgiliden maksadı da yine Allah-u Teâlâ’dır.

Üçüncü beyitte, bu sefer dinde samimî olmayan, zorla ve dayatmalarla halkı irşâda çalışan, gözü dünya malında olan sözde hocalara seslenerek, sonunda dünyada her şeyi, mal ve mülkü terk edip gidileceğini, buradaki hayatın geçici olduğunu, o sebepten dünya için ard planın, dünya için geri planda kurgulananların boş olduğunu anlatmak istemiştir. Beyitte vurgulanan ana düşünce dünyanın geçiciliği ve bu dünyada elde edilen mal ve mülkün hiçbir şey ifâde etmediğidir.

Dördündü beyitte ise, şâir bu kez kendi gönlüne seslenmekte ve dünyayı temâşâdan, yani seyretmekten maksadın ibret almak olduğunu, bu dünyada seyrettiklerine gönül bağlayıp da onlara paha biçmemek gerektiğini vurgulamaktadır. Bu âleme ibretle bakmak ve onda gönül bağlayacak, karar kılacak bir şey görmemek nefsini yok etmiş bir insanın yapabileceği bir iştir. Şâir de gönlüne seslenerek ona niyâz etmekte âdetâ bu dünyanın güzelleri seni yanıltmasın, ibret al geç, onda karar kılma, yani durma demektedir. Gerçek ve bâki olan güzellik menbâı yalnızca Allah’tır.

Makta’ yani mahlas beytinde ise, şâir, şiir ve şiir söylemekten maksadın eğlence olduğunu, şiir söylemekten kastın ma’rifet göstermek olmadığını söylemektedir. Şiir, nesir hangi edebî tür olursa olsun, ne kadar üstün ve belîğ söylenirse söylensin cihânda O’nu söylemeyen, O’nu hatırlatmayan her söz boş ve mânâsız olacaktır.

 
Duygu Yüksel
Fatma Zehra Şimşek
Esra Yavuzyiğitoğlu
babi.edebiyat@gmail.com

BENZER KONUDA MAKALELER:

Bir garip hâlet “Bu can benden geçmeden Bu dünyadan göçmeden Bir tek seni sevmek çok değil” diyerek bitirdiği bu şiiri, sadece “Kunâla”yı yazsa bile burada anılmaya değer bir şairdir Âsaf Hâlet Çelebi. 27 Aralık 1907’de dünyaya gelen Âsaf Hâlet, Osmanlı eğitim ...
“Kuşların nerde senin?” “Kuşlar mıdır onlar ki her akşam Âlemlerimizden sefer eyler” demiş Ahmed Hâşim. Bu sayıda kuşlardan bahis açalım, âlemlerimize sefer edip seherde, gün doğarken ve gün batarken ötüşleriyle, daima bir hâlde, Bir’i söyleyen kuşlara kulak verelim istedi...
Loş odalar mektebi Bahçesindeki asırlık çınarının kuş terennümleriyle, şadırvanının su sesi birbirine karışır Galata Mevlevihânesi’nin. Mezar taşlarının ve ağaçlarının gölgesinden kedileri eksik olmaz. Şehrin göbeğinde insanı kadîm zamanlara götüren bir uzlet mekânıdır...
Hangi suyun sakasıyız? İnsan, yaratıldığından ve yaratılmış bir mahlûk olduğunu kavradığından beridir, var olmak ve yok olmak meselesi hakkında düşünmüştür. Temel ve insanî bir sıkıntı olarak karşımıza çıkan varlık-yokluk meselesine, bizim edebiyatımızda Tanzimat’a kadar h...
“Âyîneye baksam görünür sûret-i yâr” İnsan kendini seyretmeyi, beğendirmeyi seven bir mahlûktur ve ayna karşısında uzun vakitler harcar. Sabah uyanır, yüzünü yıkar, aynaya bakar. Evden çıkmadan kendine çeki düzen verir, sokağa öyle çıkar. Sonrasında dikiz aynası, cep aynası, vitrin caml...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*