ACELE HER YERE GEÇ KALIR

Her yere geç kalıyorum.
Sonra bir telâşe…
Vapur, otobüs, taksi…
Her şeyi unutuyorum arada.
Nasıl yaşardım ben bu telâşeler olmasa!

***

Telâşlı mı yaşıyorsunuz? Telâşe nedir? Telâşe insanın başta kendisini görmemesidir, diye düşünüyorum. Kimdi o… Bir şair: “Yaşamak değil; beni bu telâş öldürecek.” diyor. Çok telâşlanıyoruz; yetiştik, yetişeceğiz…

***

Bir gün bir arkadaşımla iş yerine gidiyoruz. Dedim: “Ağabey, hızlanalım mı?” Dedi ki: “İki şık var; ya yetişeceğiz ya yetişemeyeceğiz.” Çok rahatladım.

***

Aslında telâşla bir yere varmıyoruz. Bir çekirdek meselâ… bir telâşı var, ama tatlı bir telâş… Hani tatlı telâşeler vardır ya… Doğum telâşeleri, düğün telâşeleri, bayram telâşeleri…

***

Bir de ölüm telâşeleri… En sakin telâşe de ölüm telâşeleri; değil mi? Ölüm suskunlukları hatırlatır. Telâşelerin birçoğunun ne kadar gereksiz olduğunu önümüze kor…

***

Çok telâşlandığımız zamanlarda n’apalım; biliyor musunuz, meselâ gökyüzüne bakalım. Bir çiçeğe, bir kelebeğe… Kelebekler, kuşlar… böyle pır pır, cıvıl cıvıl uçarlar da (yalnız) hızlı da hareket ederler, ama telâş yok!

***

Haber diyor ki arabalar artmış; kazalar da normal mi? Bilemiyorum normal mi, anormal mi! Yalnız bu kazaların çoğunun insan hatasından olduğu söyleniyor. Yani “insan hatası” derken; olduktan sonra “kader” diye yazılıyor. Elbette… Kadere kadar biz neler yapıyoruz; ona bir bakalım asıl.

***

Ha, her şey yazılı çizili, nereye gideceğimiz, ne olacağımız, o başka… Fakat biz bilmediğimiz için çalışmak, dikkat etmek zorundayız. Kaderimizi bilemeyiz. Olduktan sonra “İşte bu kadar; bu kader…” diyoruz. Kaderle kadar kelimesi akraba ya… Buraya kadar diyoruz, kaderimiz buymuş anlamında… Peki, o zaman telâşelere ne gerek var?

***

Telâşe dendi mi aklıma benim hep çocukluğum gelir. Kulakları çınlasın, babam: “Haydi! Haydi!” derdi. “Acele! Çok çabuk!” Hep bir şeyler var zannederdim.

***

Haydi, “Hayy de!” den gelse gerek. “Hayy de!” Yani O’nun adını ân. O yüzden ben y’li yazmaya çalışıyorum.

***

Kelimeler çok enteresan. Ağzımızdan çıkan, kalemimizden kâğıda düşen her kelimeyi mercek altına alalım. “Haydi!” derdi babam. Yani kendi deyişiyle işte, Anadolu söyleyişiyle. Çok hoşuma gider, haydi kelimesi. Bir gidiş, bir ayrılış, bir kopuş, bir başkalaşış…

***

Babam aceleciydi ve hâlâ öyle… Sonra ben İstanbul’a geldim okumaya. Hep arkamdan beni bir işe koşturan birisi var zannıyla yıllarca yaşadım. Şu ân, bir ân boş dursam; duruyor olsam  -ne demekse boş durmak, ki boş duramıyorum- o ân ya gökyüzüne bakıyorum, ya yerde bir karınca varsa; hani Yunus Emre: “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” diyor ya… onlara bakıyorum. Gece ise yıldızlara akıyorum. Ormanlık bir yer varsa etrafımda, oralara takılıyorum. Vaktim müsaitse yanlarına kadar gidiyorum. Kuşları, ağaçları dinliyorum, telâşesizliği…

***

Aslında çok telâşlı olduğunuz zamanlarda yola çıkın. Yolda çok telâş yok; hele uzun yolda… Bakmayın bizim bu kısacık yollarda telâşlı hâllere. Telâşın, acelenin gecikmeleri bitmiyor nedense!

***

Bir gün arabanın camını açtım. Dedim ki beni sıkıştıran gençlere: “Bir kalp ameliyatının ne kadar olduğunu biliyor musunuz?” Konuşurken, yazarken aceleden öyle yanlışlar oluyor ki… Yanlış kelimelerimi siz düzelteceksiniz değil mi? Burada anlaşalım(!) Evet, yanlışlarımız doğruyu gösteren bir ayna… Hastalanırız; hasta olmayan birisini anlarız.

***

Ah bu acelecilik! Nasıl da musallat olmuş bize!

Halbuki teenni var. Ân ân demekmiş. Yani yakalaya tuta, dura düşüne… Teenni Rahman’dan; acele şeytandan denir. Acele işe kimin karıştığını biliyorsunuz.

***

Evet, acele yok. Aceleyle hallettiğiniz bir işiniz var mı? Şöyle bir bakın. Acele ederken akıl ve kalp durur. Unutmayacağınız şeyleri de unutursunuz. Sakin olalım. Oturalım şöyle bir. Düşünelim. Bir kaç saniye… Bir derin nefes… Bakın nefesimiz… acele değil. Bakın mevsimler yavaş yavaş değil mi!

Evet, adımlarımız… Ne kadar sakin… Biz acele-leştiriyoruz.

***

Acil servisleri var hastanelerin. Bir sefer başıma gelmişti. Ne çok heyecanlanmıştım. İşte orda bile telâşa gerek yok. Demesi kolay da… Mustafa Serdar Hakkoymaz ciddî bir kaza geçirdiğinde ne telâşlanmıştım! Telâşe bir anlamda acele demek aslında. (Tatlıları bir kenara bırakırsak…) Misafir gelir; hoş geldiniz, hoş geldiniz, deriz. Böyle bir aceleyle, telâşe aceleciliğiyle, acele telâşeciliğiyle… İşte bak, telâş edildi. Bak gördünüz mü telâş ettim, acele ettim, dilim dolandı. Ayağınız tokaşır ha acele ederken. Dün benim aceleyle odaya girerken parmağımın o aracığa, kapı yükseltisine takıldığı, çakıldığı gibi… Biraz acıdığı gibi…

***

Acele etmeyeceksiniz, canınız yanar. Sakin sakin. Sözlüde, yazılıda başınıza çok gelmiştir; acele ettiğiniz ânda kaybediyorsunuz. Bu dünya sözlüsünde, yazılısında gelin şu aceleciliklerimizi bırakalım. Sakin ol! Yavaş! Ne var? Ne oluyor? Nereye gidiyoruz?

***

Hayatı anlamak için adım adım gitmek gerekiyor; biliyor musunuz? Aceleyle yoldaşsanız; acele yolcular gökyüzünü göremez, papatyaları göremez, gelincikleri göremez. Yolculuğu çiçek gibi öremez. Hoşça kalın.

***

Giderken beni karanlığa terk etme; o cümleyi söyle: Allah’a ısmarladık…

 

(Hafta içi her gün saat 17.00’de, tekrarı 21.30’da İstanbul Bizim Radyo’da yayınlanan “Keyfince Lügât” programından deşifre edilmiştir.)

 

Ali Hakkoymaz
alihakkoymaz@gmail.com

BENZER KONUDA MAKALELER:

Kapı “Kapı” gibi kelime değil mi? Kapı… Bir kapı bulsak... Kapılanmak… Bir kapıya sığınmak… Kapı üzerine neler var neler… Şiirler, deyimler yazılar… Elbette ki var; ne demek istiyorum? Bir kapı açılacak bize. Peki kapılar hep açılır da kapıya kapı açan...
Taşra Aşina bir kelime değil mi? Taşra… Bilmeyenimiz yok. Dışarı demek... Taş, dış... Acaba taş kelimesi de oradan mı geliyor! Dışarıdaki… İç kısmına ne diyeceğiz? Yani içeriyle dışarıyı ayıran anlamında mı! Düşünülebilir. Yakın duruyor çünkü. Bir “a,ı” de...
Sesler ve sessizlikler Yaşamak... Bir sese kulak vermek... Bir sazın, bir gitarın tellerine, yaprakların sesine, sessizliğin sesine... İnsan hep bir arkadaş arar. Kendisiyle arkadaş olduğu kadar da başkasıyla arkadaş olur, diyebilirim. Bu yüzden insan bir ses arar. Mehm...
Ölüm Rüştü Onur diye genç bir şair... Yirmi iki yaşında ölmüş. Ölüme gidişini şöyle anlatıyor: “Önce öksürüverdim, öksürüverdim hafiften. Derken ağzımdan kan geldi. Bir ikindi üstü; durup dururken... Meseleyi o saat anladım. Anladım, ama iş işten ge...
Su Su. Su. Su... İnsanın susayınca "su" diyerek susuzluğunu giderebilmesi mümkün mü! Bilemiyorum da, “su” deyince insan serinliyor. İçmek... “Su gibi içti” deriz. Hayatı su gibi içmek, dersleri su gibi içmek, kitabı su gibi içmek, gökyüzünü su gibi içme...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*