SAVAŞ VE BARIŞ

Savaş… savmak’tan geliyor. Barış… varmak’tan…  “V”, “B” olmuş. Niyetim burada kelime bilgisi vermek, etimolojik şeyler yapmak değil. Ama savmak; savaşmak, bir şeyleri göndermek, atmak, fırlatmak anlamlarına geliyor.

Savaşta birçok şey kaybolur; barışta birçok şey kaydolur. Savaş ve barış, öteki adı harp ve sulh. “Savaş” diye isim var biliyorsunuz. Böyle isimler konulmamalı diye düşünenler var. Ne kadar doğru. Savaş, savaş, savaş denince insanın aklına savaşmak gelir. Barış, barış, barış denince “barışmak” gelir elbette ki. Kuru kuruya savaş ve barış kelimelerini savaştırmak, barıştırmak gibi havalara bürünmek de istemiyorum. Yalnız, şunu söylüyorum: “Savaşmak nasıl bir şey!” Savaş, sel, yangın bunlar girdi mi bir yere çok da bir şey dinlemiyor; biliyor musunuz?

Bir duvarda şunlar yazıyormuş: “Başka türlü davranmak gerekmedikçe; herkesle dost olmaya çalış.” Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık ‘unutmak’ olsun. Bağışla ve unut. Ama teslim olma.” gibi şeyler…

Bağışla ve unut. Son 300 yıldır biz bağışlamayı ve unutmayı unuttuk gibime geliyor. Konuşmak varken; savaşmak niye? Tolstoy Savaş ve Barış’ı Fransa’nın işgali sırasında yazmış. Çanakkale Şehitlerine işte o Çanakkale Savaşı’nda yazılmış. Gönül ister ki “Savaş ve Barış” gibi “Çanakkale Şehitlerine” gibi “İstiklal Marşı” gibi şeyler yazılmasın. Savaşmak kolay geliyor; kalemleşmek zor… Anlıyorum bom, bom, bom her şeyin olduğunu zannedersiniz. Yeni yaralar açıyorsunuz. Peki, ne yapalım? Aklın yarısı ne imiş biliyor musunuz? Komşunla iyi geçinmekmiş. Hz. Ali söylüyor.

Ya Hu! Dünya fani… Dünya çok fani… “Fani” kelimesi bile dünyadan uzun bana göre. “Kısa” kelimesi bile dünyadan uzun. Savaşınca bir şeyler hallolacak mı? Hallolmayacak. -Üstüne üstüne geliyorlarsa ayrı. Gücün varsa buyur.- Ya peki son savaşları şöyle bir göz önüne alsanız. Birinci Cihan Harbi, İkinci Cihan Harbi. -Birinciye (doğrudan) girmişiz. Ve hâlâ çıkamadık; biliyor musunuz? Yani o yaralar hâlâ sarılamadı.- Birinci Dünya Savaşı’nın uğradığı yerlere bir bakın. Hâlâ o yerlerin çoğu kanamakta. İkinci Dünya Savaşı’na girmemişiz. Ne güzel! Ha, “savaşsız zaman” çok azmış dünyada. Bunu da anlıyorum. Neden? Nefisler devreye giriyor.

Çok sevinmiştim; diplomalar çoğalınca. Kravatlı adamlar el sıkışıyor. Oh be dedim. Gerçi ben o savaşların döneminde yaşamamışım, ama yaşadığım dönemlerde silahlar bir türlü susmadı. Biri bitti; öteki başladı. Hatta diyorum ki… (Espri olarak düşünmeyin. Gerçi Keyfince Lügat programımız.) Acaba okulları kapatsak mı? Üniversiteleri, ilkokulları, liseyi… Niye? Çünkü şu an dünyayı idare edenler, (edemeyenler) diplomalılar değil mi? Peki nedir bu insanların diplomalılardan çektiği! Biz savaş mı konuşacağız? Hani kalem hani kitap? Hani parklarda bahçelerde çocukların cıvıl cıvıl oynayacağı yerler?

Dün gazetede okudum. Suriye’de yer altına park yapılmış. Ve çocuklar orada oynuyormuş. Ya Hu! Çocuklara bu dünyayı çok mu görüyoruz? Kendimize bu dünyayı çok mu görüyoruz? Barış varken; savaş niye?

Ey kravatlı adamlar! Ne kendinizi çözdünüz, ne dünyayı. Dünyanın çok fani olduğunu unuttunuz. Ve böylece bom bomlar başladı. Milletten alınan vergiler tekrar millete dönmeli. Nasıl dönmeli? Yol, su, elektrik, fabrika diye dönmeli. Kalem diye, kitap diye, kütüphane diye, parklar bahçeler diye dönmeli. Gökyüzünü daha rahat seyredelim diye dönmeli. “Kaçış kaçış bir dünya”da yaşamayalım.

Dünyayı kendi kendimize zehrediyoruz. Dünyayı mahvediyoruz. Savaşta sadece insanlar ölmüyor. Sadece insanlık ölmüyor. Yanan yerde hayvanlar var, bitkiler var. Gölgeler kayboluyor. Kaç kedi, köpek ölüyor. Kaç kuş…

Biz savaşı bir bom bomdan ibaret sanıyoruz. Hiçbir şeyi halletmeyecek. Yaralar derinleşecek en az bombaların kurşunların düştüğü yer kadar; onlardan daha fazla. Bıçak yarası kapanır ama dil yarası kapanmaz. Bir de bu arada dilsizleşiyor, halsizleşiyoruz. Ters ters bakıyoruz.

Birden aklıma geldi ha! Ne diyor Yunus:

“Gelin tanış olalım.

İşi kolay kılalım.

Sevelim, sevilelim;

Dünya kimseye kalmaz.”

Gelin tanış olalım. Evet, tanışmaya bir çağrı var. Kalp kalbe olalım. İşi kolay kılalım. Savaş işi zor kılmaktır dostlar, arkadaşlar, kardeşler, büyükler, küçükler! Ah nasihat verir gibi konuşuyorum. Hayır, hayır. Kendi kendime söyledim. Bu didişme ne böyle! Yüzüm ekşiyor. Alnım kırışıyor. İçim dışım ekşiyor. Eksiliyorum savaş denildikçe.

Ya Hu! Nefesleri çok görmeyin insanlara. Dünya o kadar güzel yaratılmış ki aslında hiçbir şey eklememize gerek de yok; biliyor musunuz? Elli katlı evlere gerek yok. Diplomalara gerek yok. Kâinat kitabını okuyalım. Son kitaptan sonra daha ne söyleyebiliriz ki! Son kitaptan sonra ve o kitabı anlamak, açıklamak, açıklayanları dinlemek… Onlar da çok yok ha! Belirli şahıslar onlar. Görevli onlar. Gelin kalbimizin çağrısına uyalım. Aklımız savaş isteyebilir, nefsimiz isteyebilir. Sen beni tanıyor musun diyebiliriz. Ama kalbimiz diyor ki: “Dur. Bir dakika. Bir yumruk kadarım ben.” Evet, bir kalp bir yumrukta yıkılmaz. Bin yumrukta da yıkılmaz. Kalp çünkü bu. Ancak insan kırılır, kalp kırılır, çizilir, ezilir, büzülür bir kenara çekilir. Ve savaşlar başlar. Bu gürültüyü kesin. Bu çağ çok kirlendi. Çok bestesiz kaldı. Bir dakika! Yaşamak diye bir şey var!

Giderken beni karanlığa terk etme. O kelimeyi söyle: “Allah’a ısmarladık.”

 

 

Ali Hakkoymaz
alihakkoymaz@gmail.com

 

 

(Hafta içi her gün saat 17.00’da, tekrarı 21.30’da İstanbul Bizim Radyo’da yayınlanan “Keyfince Lügât” programından deşifre edilmiştir.)

BENZER KONUDA MAKALELER:

Sesler ve sessizlikler Yaşamak... Bir sese kulak vermek... Bir sazın, bir gitarın tellerine, yaprakların sesine, sessizliğin sesine... İnsan hep bir arkadaş arar. Kendisiyle arkadaş olduğu kadar da başkasıyla arkadaş olur, diyebilirim. Bu yüzden insan bir ses arar. Mehm...
Ölüm Rüştü Onur diye genç bir şair... Yirmi iki yaşında ölmüş. Ölüme gidişini şöyle anlatıyor: “Önce öksürüverdim, öksürüverdim hafiften. Derken ağzımdan kan geldi. Bir ikindi üstü; durup dururken... Meseleyi o saat anladım. Anladım, ama iş işten ge...
Su Su. Su. Su... İnsanın susayınca "su" diyerek susuzluğunu giderebilmesi mümkün mü! Bilemiyorum da, “su” deyince insan serinliyor. İçmek... “Su gibi içti” deriz. Hayatı su gibi içmek, dersleri su gibi içmek, kitabı su gibi içmek, gökyüzünü su gibi içme...
Beklemek “Bir yolcu bekliyorum Nasıl da hasretliyim Adı neydi unuttum Yıllardır kederliyim."  Ömür boyu bekleriz. Beklemek... “Bek” kelimesinden geliyor, sağ bek, sol bek deriz ya... Bir yolcu bekleriz, kapımızın zili çalsın isteriz... Hele gurbette is...
Ömrümüz “Geldi geçti ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi Hele bana şöyle geldi şol göz yumup açmış gibi İşbu söze Hak tanıktır bu can gövdeye konuktur Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi  Miskin âdem oğlanını benzetmişler ekinciye Kimi bi...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*