İNSAN OLMANIN ADALETİ

Son zamanlarda öğrendiğim her yeni bilgi, fark ettiğim her hakikat için bir soru dolaşıyor zihnimde: Bu benim gerçek hayatta ne işime yarayacak? Önemli bir soru kanaatimce, çünkü hayatın içine girmediği, davranışlarda, belki alışkanlıklarda yer bulmadığı, üzerine derin derin  tefekkür edilip girebileceği her yere ışık gibi, koku gibi nüfuz etmediği müddetçe bir hakikati, bir bilgiyi zihinde tutmak nafile bir uğraş.

Dört temel maksattan biri olan adaleti ve bu maksatları en mükemmel haliyle hayatına geçirmiş, yaşamış ve öğretmiş olan Peygamberi (asm) düşünürken, yine aynı sorunun gözlüğünden bakıyorum. Önce adaletin tanımına bakıyorum en kaba haliyle: Hak sahibine hakkını vermek. Bu çok geniş ve havada duran tanımı bir yere oturtmam lazım, hayatımda yerleşmesi için. Aciz insan zihnim somutlamalarla, örneklerle çalışıyor. Farklı bağlamlarda tekrar tekrar görmem, nasıl uygulandığını bizatihi müşahade etmem gerek. Bu noktada Resûlullah’ın (asm) hayatına bakıyorum Kur’ân’ın dörtte birini oluşturan adaletin onun hayatındaki yansımasını görebilmek için.

Malum, herkesin kendi aynası; mesleği, meşrebi, mizacı gereği bir odağı, bir bakış açısı var. Ben insan odaklı bakıyorum elimi attığım, gözümü çevirdiğim her şeye; odağımda hep insan var, ferd ferd. Her hakikatin, küçük bir kâinat olan insanın içindeki yankısının peşinde koşuyorum.

Biliyoruz ki, Peygamber Efendimiz (asm) kâinat ağacının en mükemmel meyvesi, insan-ı kâmil. ‘İnsan-ı kâmil nedir’ diye baktığımda ise 27. Sözün Zeyli’nde muhteşem bir tanım yapılıyor: “İnsan-ı kâmil odur ki, bütün o letâifi, kendilerine mahsus ayrı ayrı tarik-i ubûdiyette hakikat cânibine sevk etmekle, Sahâbe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette, kalb bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa, kalb, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medar-ı iftihar değil, belki netice-i ıztırardır.” (Bediüzzaman Said Nursî)

Bu cümleler bana şunu söylüyor: Eğer adalet hak sahibine hakkını vermekse, kendi içimdeki her latifeye, hassaya, cihazata hak ettiği kıymeti vermek, hiç birini görmezden gelmeden, ihmal etmeden, haddinden fazla önemli görmeden aralarındaki dengeyi sağlamak ve bir ahenk içinde hareket ettirmek, adaletin maddeten en küçük, manen belki en büyük dairedeki, benim kendi içimdeki yansıması. Resûlullah’ı (asm) yaşayan Kur’ân yapan, adalet peygamberi yapan sır, burada saklı. Kendi içinde tam adaleti sağlayan biri, başkalarına karşı da adil. Bu adaleti sağlamak elbette kolay değil. Hak sahibine hakkını vermek için önce kimin ne hak ettiğini anlamak, hak sahibini dinlemek gerekiyor. Dışarıyı bir kenara bırakalım, kendi içimizdeki adaleti sağlamak için de bu yolu izlemek gerek. Kendimizi tanımak, adaleti sağlamanın ilk adımı, hem enfüsî, hem afakî dairede.

Adaleti kendi içinde tesis etmenin sosyal hayattaki yansıması bahar çiçekleri gibi. Karşıdakinin İNSAN olduğunun farkında olmak, hata yapabileceğinin, sendeleyip düşebileceğinin, bir anının bir anını tutmayacağının, halden hale gireceğinin; tıpkı kendisi gibi onun da salt kalpten veya mantıktan değil, birbirinden farklı sayısız cihazdan oluştuğunun bilincinde olmak, içeride sağlanan adaletin dışarıdaki izdüşümü.

Nasıl enfüsî dairedeki adalet ferdin kendini dinlemesi ve anlamasıyla tesis ediliyorsa, afakî dairedeki adalet de aynı şekilde tesis ediliyor. Peygamberin (asm) hayatına baktığımda her soruyu sükûnetle, yargılamaksızın dinlediğini; insanlara en başta insan olma, dolayısıyla hata yapabilme hakkını verdiğini görüyorum.

Bir bakıyorum, bir sahabe gelip peygamberden zina için izin istiyor ve böylesine herkesin tepki göstereceği bir talep karşılığında azar işitmiyor. Yalnızca bunun mümkün olmayacağını anlatılıyor Peygamber (asm) ona. Öyle bir peygamber ki, çocuğa çocuk, gence genç, erkeğe erkek, kadına kadın gibi, insana insan gibi davranıyor. Yadırgamadan, yargılamadan kim neye ihtiyacı varsa ondan onu alabiliyor. İnsan nevinin medar-ı iftiharı, kendi içinde tesis ettiği adaleti, kâinata teşmil ediyor. Hem afakta, hem enfüste Adl ismini en güzel şekliyle temsil ediyor.

Kendi içinde, kulluğunda adaleti tesis ettiği gibi, iç âleminden tüm insanlığa yansıtıyor. Gerçek hayatta ne işime yarayacak, nasıl yarayacak diye soran aklıma, somut ve güzel bir örnek oluyor.

 

 

Melike Nursultan Üner

melikenursultan@gencyorum.com.tr

BENZER KONUDA MAKALELER:

Peygamberi tanımak, hikmeti anlamak Kelâm-ı Ezelî olan Kur'ân-ı Kerîm, Allah’ın kelâmı olmasıyla beşerin dünya ve ahirete dair bütün ihtiyaçlarına hitap eden mu'cizevî bir eserdir. Resul-i Ekrem’e (asm) verilmiş en büyük mu'cize olarak tabir edilen Kur'ân, her ciheti ile hikmet doludur...
Esmanın dürbünüyle peygamber mu’cizeleri Peygamberlik makamına ve peygamberlere iman eden bir insan için Kur'ân’da bahsi geçen peygamber kıssaları ve mu'cizeleri ne anlatır? Kur'ân’ı Ezeli bir kitap olarak kabul eden bir Müslüman, peygamber kıssalarını ve mu'cizelerini sadece tarihî hikâyel...
Çobana zor gelmeyen sorular Bu derginin misyonu, herhalde, Kur'ân’ı ve onun çağdaş tefsiri olan Risaleleri zamana ve olaylara uygulamak ve değişen zamanı değişmezlere bağlayıp çözmektir. Bu yazıda biz de bunu yapmayı deneyeceğiz. Peygamberimiz bir lider miydi? Elbette evet....
Zorlu yolun kutlu yolcusu Peygamber; kendisine vahiyle fısıldanmış, diline söz ve eline kitap verilmiş, rüyasında gerçeği görmüş âdemoğluna denir.1 İnsana unuttuğunu hatırlatan, haber getiren değil “haber”i getirendir. Eren, yapan, edinen, basamağı çıkan, iradesinde olan deği...
Sıkıntılar mühim dersler verir Peygamberler, en basit ve bilinen tanımıyla Cenab-ı Hakk’ın emirlerini insanlara ulaştıran kişilerdir. Ancak onların vazifesi sadece emirlerin yazılı metnini ileten bir elçi olmak değildir. Aynı zamanda, getirdikleri emirlerin tatbikinin birer numune...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*