HAYÂL 2

Yahya Kemal, “İnsan bu âlemde hayâl ettiği nisbette yaşar” demiştir. “Düşünüyorum, o hâlde varım” da hayâl ortamında söylenmişti. Newton’un sözü ise, “Biz düşüncelerimiz değiliz, biz düşüncelerimizin düşüncesiyiz” şeklindeydi.

Bir dönemin gerçeküstücü ressamı Alberto Giacometti 1933 yılında, Deneysel Araştırmalar dosyasında (hayâlinden) sorulan sorulara bazı cevaplar vermişti. Bunlardan:

“Herhangi bir Tarihte Yaşamanın Usdışı Olanakları Hakkında” başlığındaki, seçilmiş örnek tarih, 409 yılına hayâlen gitmesi gerekse, bir kaçı;

Üstünüzde nasıl bir elbise olurdu?

O yılda hangi yenilik meydana geldi? (Cevabı: Kulağın arkasına yerleştirilen uzun bir tüyle sokağa çıkılmaya başlandı.)

Atmosferin rengi nasıldı? (Cevabı: Kentlerde açık gri, kasabaların çevresinde kızıl)

Paris’te kaç kişi yaşıyordu? (Cevabı: Bir kişi, yaşlı bir kadın. /O da bir cadıdır herhalde C.K)

Kartpostallardaki resimlerin konuları nelerdir? gibi… (Yazılar, Alberto Giacometti)

 

Günümüz insanı da hayâlinden şunu soruyor: Mars’a ayak basan ilk insan olduğunu hayâl et! İlk ne söylerdin? Ya da Mars belgeselinde yapıldığı gibi, meselâ 2037 yılında bir gün içindeki herhangi bir anda, toz fırtınası sürerken ve enerji neredeyse bitecek bir haldeyken Olimpos şehrinde neler yaşanıyordur?

Hayâl sona erip 2016’ya döndüğünde şöyle bir duygu uyanıyor: ‘Geçmişteki (ya da hayâlî gelecekteki) bir kötü olaydan, bittiği için mutluluk duyuyorum. Sona ermiş bir mutluluktan dolayı da üzüntü duyabiliyorum.’

Bediüzzaman da benzer bir öneriyle geçmişe davet ediyor: “Eğer istersen gel, Asr-ı Saadet’e, Ceziret-ül Arab’a gideriz. Hayâlen olsun onu vazife başında görüp ziyaret ederiz.” Kendisi de şöyle (ancak hakikatte) cevaplıyor:

İşte bak: Hüsn-ü sîret ve cemâl-i suret ile mümtaz bir zâtı görüyoruz ki: Elinde mu’ciznüma bir kitab, lisanında hakaik-aşina bir hitab, bütün benî-Âdeme, belki cinn ü inse ve meleğe, belki bütün mevcudata karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr-ı hilkat-i âlem olan muamma-i acibanesini hall ü şerh edip ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlakını feth u keşfederek, bütün mevcudattan sorulan, bütün ukûlü hayret içinde meşgul eden üç müşkil ve müdhiş sual-i azîm olan ‘Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?’ suallerine mukni’, makbul cevab verir. (Mektubat)

Bediüzzaman’ın “hayâlim kuvvetli olduğundan” dediği yüksek enerji düzeyinde: “Arkadaş! Taht-el arz yaptığım hayâlî bir seyahatta gördüğüm bazı hakikatları zikredeceğim.” (Mesnevi-i Nuriye) diye hayâlin parçaları hakikate taşıyacağını yeraltında da bir sema keşfedileceğini (kendi iç semamızla birlikte) anlıyoruz. Jules Verne’in heyecanını da (Arzın Merkezine Seyahat) ya da Dostoyevski’nin varoluş merakını da (Yeraltından Notlar) benzer hayâlî seyahatler vermiş olmalıydı. Bu arada, 80 Günde Devr-i Âlem gibi İ.G sömürgeciliğini empoze eden hikâyelerle dönenler de oldu. Borges’in, Düşsel Varlıklar Kitabı da, bizi hayâlden şekil verilmiş ancak anlamını bulamamış, hayâlî ancak imkânsız uzayın yaratıklarını zihinlerde oynatıyor.

Yeni dönemin itaatkâr robotlarının dijital hayvanlara dönüşmesi “transformers” hayâlî yaratıklar olarak çoktan aramızda dolaşmaya başladı. Artık makinelerimiz hayâllerimizden fırlayan gerçekdışı yaratıklarımız olabilecek midir, bu konuşuluyor… Yakın zamanda kötülerin ellerinde yeni yapay zekâlar, modern Sâmirîler elinde üretilen “Samaritian”lar insanların göremediklerini görebilir(!), tepelerine çökebilir, bu sayede hakikat ve adalet kartları yeniden karılabilir mi? Bütün servetimiz böylece altın bir buzağıya dönüşebilir mi?

 

Hannibal, “Ya bir yol bulacağız, ya bir yol açacağız” derken, -Bediüzzaman’ın balonla geçişini de unutmadan-  hayâlin de yeni yollar açabileceğini düşünmüş olmalıdır.

Öte yandan Bediüzzaman, insanın kendi kendine yapacağı en büyük kötülüğün imkânsızı istemek olduğunu söyler.  Hayâlden ibaret kalan hayâller safsatadan öte değer bulamaz. Üstad’ın, “Gulyabanî gibi hurafatı arkasına takarak, dillerin destanlarında dönüyor. Emsaline dahi meydan açar.” (Muhakemat)  dediği varlıklarla zihinler doludur.

Psikanaliz’in babası Carl Jung, mitlerin ait olduğu toplumun dünyaya ve olaylara bakış açısını yansıttığını ve bu sayede halkların bilinçaltındaki travmalara ve yaralara ulaşılabileceğini söylüyor.

Antik Yunan’ın yarı insan yarı at Sentorları, yarı keçi Satirleri, efsanevî güzellikteki deniz canlıları Sirenleri, yılan saçlı kadın Medusa, kanatlı at Pegasus, çok başlı canavar Hidra…

Astronomi gözden uzak olduğunda astroloji daha ziyade sûretlerle ortaya çıkıyor; zihin hayâletlerle doluyor. Teşbih ve temsiller arttıkça hakikatle hayâli ayırmak daha büyük bir zihin ameliyesi istiyor. Gazali’nin, “Astronomi bilmeyen marifetullahta eksik kalır”ı söylemesi boşuna değildir. Göktaşları haber kaynaklarını kötü emellerden uzaklaştırıyor, bunu bilmek… “Burçlar da birer misaldir”i bilmek ve “Melekler yıldızları da birer sûret olarak kullanır” her cinsin bir meleği, her niteliğin bir İlâhî isme bağlandığını çözebilmek gerekecektir.

Tarihimizin ortak zihin koridorlarında da pek çok hayâl kahramanı dolaşır.  Ruh hırsızları Abasılar, iyiliğin başlangıcı Ayıhılar, korku salan Abra, gülmekten öldüren Arçura… Demirkıynak, Hüma Kuşu, Garmakoçi… Üstad’ın da bahsettiği, Gulyabanî; insan yediği düşünülen kocaman, uzun sakallı, asâlı bir dev olarak tasvir edilir. Araştırmacıların eski Arap rivayetlerine dayandırdığı, vücudu tüylerle kaplı, pis kokulu bu acayip varlığın ayakları terstir. Dağ yamaçlarında ve kimsenin olmadığı çöllerde akşamüstü ortaya çıkarmış. (Neden çöller… Buna Sâdık el-Müeyyed de seyahatinde dikkat çekiyor: “Açık denizlerde gidenler etrafta kara olmayınca karaya benzer hayâller görmezler. Bütün nezaretleri önlerinde yapılıp giden sath-ı müteveccihe münhasırdır. Sahrâda ise uyûn-ı temâşa sahte göller, aldatıcı denizler, bütün vücûdları birer in’ıkâs-ı havâîden başka bir şey olmayan seraplar ile daima avunur.”)

Sonra… Enkebit, Hıbılık, üstü insan alt kısmı hayvan Hırtık, Hortlak, köpekbaşlı İtbarak, kabus cini Kamus, Kayberen, Şahmeran, Öcü ve Tepegöz…  (Türk Mitoloji Ansiklopedisi, Deniz Karakurt)

Nihayet… Güneşi ve Ay’ı yutan Yelbegen. Altay mitolojisinde bazen yedi başlı bir dev bazen da ejderha olarak anlatılagelen insan yiyen at düşmanı mitolojik canavar. Üç, yedi veya 12 başı vardır. Siyah ya da sarı renklidir. Güneş ve Ay tutulması, Yelbegen’in bu gök cisimlerini yemesi olarak anlatılır.

Bediüzzaman’ın bununla ilgili bir hatırası ve hatırlatması var:

“Teşbih ve temsiller, havastan avama geçtikçe, yani ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürur-u zamanla hakikat telakki edilir. Meselâ: Küçüklüğümde Kamer tutuldu. Ben vâlideme dedim: ‘Neden ay böyle oldu?’ Dedi: ‘Yılan yutmuş.’ Dedim: ‘Daha görünüyor?’ Dedi: ‘Yukarıda yılanlar cam gibi olup, içlerinde bulunan şeyi gösterirler.’ Bu çocukluk hatırasını çok zaman tahattur ediyordum. Ve der idim ki: ‘Bu kadar hakikatsız bir hurafe, vâlidem gibi ciddî zâtların lisanında nasıl geziyor?’ diye düşünürdüm. Tâ, felekiyat fennini mütalaa ettiğim vakit gördüm ki; vâlidem gibi öyle diyenler, bir teşbihi hakikat telakki etmişler. Çünki derecat-ı Şemsiyenin medarı olan ‘mıntıkat-ül büruc’ tabir ettikleri daire-i azîme, menazil-i Kameriye’nin medarı bulunan mail-i Kamer dairesi birbiri üstüne geçmekle, o iki daire herbiri iki kavis şeklini vermiş; o iki kavise felekiyyun üleması latif bir teşbih ile büyük iki yılan namı olan ‘tinnineyn’ namını vermişler.

İşte o iki dairenin tekatu’ noktasına, baş mânâsına ‘re’s’, diğerine kuyruk mânâsına ‘zeneb’ demişler. Kamer re’se ve Şems zenebe geldiği vakit felekiyyun ıstılahınca ‘haylulet-i Arz’ vuku bulur. Yani Küre-i Arz tam ikisinin ortasına düşer, o vakit Kamer hasfolur. Sâbık teşbih ile ‘Kamer, tinninin ağzına girdi’ denilir.

İşte bu ulvî ve ilmî teşbih, avamın lisanına girdikçe, mürur-u zamanla, Kamer’i yutacak koca bir yılan şeklini almış.” (Lem’alar)

Bediüzzaman’a göre, böyle; “Felsefe-i beyan nazara alınmaz ise; belâgat hurafat gibi hayâl gul gibi (gulyabanî gibi ya da yukarıdaki örnekteki Yelbegen gibi) sâmi’e hayretten başka bir faide vermez.” (Muhakemat)

Bunun için öncelikle, diyor Üstad:

“Ey birader! Senin elini tutup hazine-i hakaike götürmekten evvel va’d ettiğim birkaç mes’ele ile acele edip basar-ı basiretinize gışavet ve perde olan hayâlâtı def’ edeceğim. Öyle hayâlât, gulyabanî gibi elleriyle senin gözünü kapar, göğsüne vurur, seni tahvif eder. Farazâ gösterse de nuru nar, dürrü mederr gibi gösterir. O hayâlâttan sakın! (Muhakemat)

Peki, doğru (hakikat olan) hayâl nasıl kurulur?  İşte bir örnek:

Kur’ân’ın gösterdiği vesailiyle, doğru hikmetin kuvvetiyle, bir seyr-i ruhanî olarak semavatın ulûmlarına çıkacağım. Tâ oradan temaşa edip göreceğiz ki: Küre-i Arz hol veya top veya fırfıra veya sapan taşı gibi Sâni’-i Hakîm dest-i kudretle döndürüp, atmakla çeviriyor. Tâ parça parça ederek daha iyisine tebdil edeceğine nazar-ı hikmetle göreceğiz. Sonra da semavattan asılıp, cevvden geçeceğiz. Tedricen, beşiğimiz olan ve beşerin yatıp ve istirahat eylemesi için Hâlık-ı Rahman, sathını serip müheyya ve mümehhed etmiş olan küre-i arza ineceğiz. Sonra da beşer, çocukluğundan çıktığı gibi beşiğini atıp harab etmekle beşeri saadet-saray-ı ebediyeye gönderilmesine nazar-ı dikkatle temaşa edeceğiz. Bunu tamamen temaşa ettiğimizden sonra, zaman ve mekân ile mukayyed olmayan seyr-i ruhanî ile zaman-ı mazi kıt’asına girip ebna-yı cinsimiz olan ebna-yı mazi ile seyyale-i berkıye-i tarihiye ile muhabere edeceğiz. O mağrib-i ihtifanın köşesinde vukua gelen hâdisatı öğrenip, ondan fikir için bir şimendiferi yapacağız. Sonra dönüp gelmek üzere olan ebna-yı cinsimizi ziyaret ve istikbal için saadetin fecr-i sadıkını uzaktan görmek ve göstermek ile maşrık-ı istikbale müteveccih olarak şimendifer-i terakkiye ve tevfik denilen sefine-i sa’ye bindiğimiz ile beraber ellerimizde olan bürhanın misbahıyla, o bidayeti karanlık görülen fakat arkası gayet parlak olan zamana dâhil olacağız. Tâ ebna-yı müstakbel ile musafaha edip saadetlerini tebrik edeceğiz…” (Muhakemat)

Hakka ulaştıran hayâlden yollar ve yoldaşlar ile yolculuklar ve yoldaşlıklar ve hakikatin hayâlden Hakka ulaşan serüveni…  Gelecek sayıda devam edecek… İnşaallah!

 

Caner Kutlu
caner-kut@hotmail.com

BENZER KONUDA MAKALELER:

Muhakeme – 1 “Kesin bilgi sahibi olmadan hüküm vermek” Cenab-ı Hakk’ın sevmediği işlerdendir. Kur'ân muhakemeyi bir “iç tartışma”, yani akıl ve fikirle yapılan meşveret olarak ifade ediyor: “Bakınız, o âyetlerin başında ve âhirlerinde diyor ki: ‘Neden bakmıyor...
Öngörü “Basar masnuatı görüp de, basiret Sani'i görmezse çok garip ve pek çirkin düşer.” (Mesnevî-i Nuriye) Seyyid Şerif Cürcanî, basireti şöyle tarif eder: “Kudsî nur ile nurlanmış bir kalbin kuvvetidir ki, kalp bu kuvvet ile eşyanın iç yüzlerini, mânâl...
Ön yargı “Peşin fikirler muhakemesiz hükümlerdir.”  (Voltaire) Buna göre peşin fikir, yani ön kabuller muhakeme sürecine ihtiyaç duyar ve müsbet düşünmede akıl yürütmenin bir ilk adımı olabilirler. Düşünmek de ön yargıların bir anlamda düzenlenmesi olmasın...
Özgürlük – 2 Göç ediyor olmaları özgür ruhlu karakterlerini gösterse de leylekler, her yıl aynı yerleri tekrar ziyaret ediyorlar; bu da onların sadakatlerini gösteriyor. Özgürlük sadakati kaybettirmiyor, geliştiriyor. Kâinat da bu geliş ve gidişlerle bir istikrar...
Özgürlük – 1 “Tekliyor işte çağın çarkına okuyan çark Ve durdu muydu bu kör, avara kasnak Bir zincir yitirenler bir dünya kazanacak” (Can Yücel) Einstein henüz 1933 yılında, savaştan çok önce, olabilecekleri henüz tam olarak hissetmeyen İngilizlere, özgürlükl...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*