Yaralı Avrupa ruhu ve İslâm karşıtlığı

Avrupa’da yükselen aşırı sağ, ırkçılık ve yabancılara gösterilen hoşgörüsüzlük, çeşitli olaylarla nicedir kendini belli etmekteydi. Cami ve mescitlere yapılan saldırılar, başörtülü kadınlara yol ortasında hakaret ve fiziksel saldırı, İsviçre, Fransa, Almanya, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde dinî sembollere, yaşantıya ve cami inşaatına getirilen yasak ve sınırlandırmalar, bu olayların arkasının geleceğine dair güçlü işaretlerdi. Daha bir hafta öncesine kadar İsveç’te gün aşırı cami kundaklanıyordu. Almanya’da Müslüman göçmenlere yönelik terör eylemlerine kalkışmak için ırkçı gösterilerle zemin oluşturulmaktaydı.

Yalnız, tüm bu yaşananlarda önemli bir eksik vardı. Hiçbir Avrupa ülkesinde Müslümanlar tarafından terör ya da şiddet denilebilecek dişe dokunur bir karşı tepki görülmüyordu. Tam aksine, Almanya’da olduğu gibi sağduyulu Avrupalılarla Müslüman göçmenler bir araya gelip gayet demokratik bir şekilde ırkçılığa ve ırkçılara karşı çıkıyorlardı. Müslümanlar mağdur, Avrupa’nın ırkçı çocukları ise terörist, değilse bile, suçlu ya da en azından kamu düzenini bozan taşkın göstericiler kategorisine düşüyordu.

İşte Fransa’daki son olay (Charlie Hebdo) resimdeki eksik parçayı tamamladı. Güya, ırkçıların korkularının boşuna olmadığını doğrulayan bir durum ortaya çıktı. Fakat saldırının, peygamber karikatürleri basan Charlie Hebdo dergisine yapılması son derece zamansızdı. Çünkü karikatürlerle ilgili Müslüman dünyanın hararetli tepkisi çok önce verilmişti. Bugünse Charlie Hebdo, karikatürlerden çok daha fazla, Avrupa’daki yeni ırkçılık dalgasına yakıt olması bakımından bir hedef değeri taşıyordu. Saldırıyı planlayanların bu gerçeği görmediklerini düşünmek saflık olur.

Nitekim, bu olay sayesinde Fransa’da hâlihazırda birinci parti konumunda bulunan ırkçı Le Pen’in önderliğinde Fransız aşırı sağının eli daha da güçlendi. Le Pen, cumhurbaşkanlığı yarışında arkasındaki kitleden çok daha emin olarak seçime girebilir. Avrupa’nın diğer aşırı sağ kesimleri de artık kendi ülkelerinde daha geniş bir hareket alanına sahipler.

24

Madalyonun diğer yüzünde ise Hebdo saldırısı, Fransa’nın Filistin’i devlet olarak tanıma sürecini başlattığı bir dönemde, İsrail’in Fransız siyasetine verebileceği çok güçlü bir mesaja benziyor. Eğer bu işin arkasında Mossad varsa—ki kuvvetle muhtemeldir—Fransız siyasetçilere, ülkenizin terör olaylarıyla kan gölüne dönmesini istemiyorsanız, bizim aleyhimize siyaset yürütmekten vazgeçin, denmiş olduğu pekâlâ düşünülebilir.

Reel-politik çemberin ötesine baktığımızda ise, Avrupa’da bugün yaşanan esas çelişkinin, kendi—öne sürdükleri—medeniyet değerleri ile uygulamaları arasında görülen uçurum olduğu açıktır. Birkaç yıl önce Merkel’in ağzından dökülen “çokkültürlülük tecrübesinde başarısız olduk” itirafı, aslında zımnen Avrupa medeniyet değerlerinin kuşatıcılık, paylaşım, adalet, bir arada yaşama ve karşılıklı saygı bakımından ne kadar yöresel ve benmerkezcil kaldığının da bir itirafıydı. Almanya’nın öteden beri ısrarla yürüttüğü entegrasyon politikaları da zaten asimilasyonun hafifletilmişinden başka bir şey değildi. Bu politikalar Müslümanların Müslüman kalarak topluma katılmasını değil, Almanlaşarak topluma entegre olmasını hedefleyen politikalardı. Merkel’in başarısızlığını itiraf ettiği de buydu, yoksa farklı inançta olanların topluma kendi değerleriyle entegre olmaları zaten düşünülmemişti.

Burada görmemiz gereken esas nokta, Avrupa’nın ne Hristiyan kökenleri itibariyle ne de tarihî tecrübe açısından hiçbir zaman “evrensel” bir kavrayışa yükselememiş olduğudur. Çünkü kıta Avrupası’nın tarihi, özünde bir “travmalar tarihi”dir. İslâm’ın doğuşundan sonra Müslümanların bir yüzyıl içinde doğuda Hindistan’a, batıda İspanya üzerinden Fransa sınırına dayanmaları, okyanusla çevrili kıtaya sıkışmış Avrupalılar için gerçekten büyük bir travmaydı (Hâlbuki bir asır öncesine kadar—İslâmiyet gelmezden evvel—Şam’da oturup Zerdüşt İran’la bölgede güç mücadelesi yapıyorlardı).

25

Müslümanların İspanya’daki varlığının 15. yüzyıla kadar tam sekiz yüzyıl sürdüğünü, yine 13. yüzyıldan itibaren Osmanlıların Akdeniz ve Balkanlar üzerinden Avrupa’ya büyük bir tehdit oluşturduğunu dikkate alırsak, Avrupalılar çepeçevre kuşatılmış ve dar bir kıtaya sıkışmış olmanın verdiği korkuyla kendisini hep bir varlık-yokluk mücadelesinin içinde buldu. Müslümanların çok hızlı ve çok büyük bir güç olarak tarih sahnesine çıkmasından kaynaklanan bu travma sebebiyle, Müslümanlar ve dinleri hakkında serinkanlı düşünme niyetleri ya da hevesleri hiç olmadı. Düşman statüsüne koydukları için başta Peygamberimiz (asm) olmak üzere Müslümanlar ve İslâm’a hep karalama, küçük görme, kötüleme ve çarpıtma niyetiyle baktılar. Teolojik açıdan da, İslâm’ı tanıyıp kabul etmeleri “son din” iddiasıyla bağlandıkları Hıristiyanlıktan vazgeçmeleri anlamına geleceğinden, ayrı bir direnç noktası oluşturdu.

Okyanus ötesi keşifler, Kıta Avrupasını kuşatılmışlık psikolojisinden bir nebze kurtarmış olsa da, İslâm’ın yaşattığı ağır travma etkisini bir şekilde hep sürdürdü. Özellikle İslâm ve Müslümanlar söz konusu olduğunda, Avrupalıların ruhlarına kazınmış olan acı ve korku hep su yüzüne çıktı. Bugün, Avrupa ülkelerinde azınlık konumunda bulunan göçmen Müslümanların, Avrupa algısına kendi topraklarında bir kuşatılmışlık ve meydan okuma hissi uyandırması da büyük ölçüde yine bu sebepten kaynaklanıyor.

Avrupalıların İslâm’a bakışlarındaki menfiliğin önemli bir kısmı da, aslında Hıristiyanlıkla ilgili. Hıristiyanlığın itikadî bakımdan hep sorunlu oluşu, Allah ve peygamberin yerlerinin tayin edilemeyişi, ilk günah sorunu, bilimsel bilgiye düşmanlık, ve bunlar yetmiyormuş gibi, bir de din adamı sınıfının çeşitli entrikalarla iktidar mücadelesinde hep en önde yer alışı, Avrupalıların dinden soğumasına hatta kısmen düşman olmasına yol açmıştır. İslâm’a besledikleri düşmanlık, biraz da bu din düşmanlığının eseri. Nitekim Avrupa’da felsefe de Hıristiyanlığın bu zaafiyetinden ötürü öne çıkmış, benmerkezciliğin üst bir teşkili olan Avrupamerkezcilik bu sayede güç kazanmıştır.

Dinin Avrupa’da koltuğunu felsefeye kaptırmasının en önemli sonucu, okyanus ötesi keşiflerin ve başka medeniyetlerle karşılaşmanın bir erdem ve fazilet karşılaşması değil, düpedüz sömürü (kolonizasyon) şeklinde gerçekleşmesi oldu. Avrupa, kolonizasyon tecrübesiyle dünyaya yayıldı ama kendi yurduna bir evrensellik fikriyle dönemedi. Güçlü bir yağmacı olarak giderken nasıl dinî duygulardan uzaksa, dönerken de aynı şekilde galip gelmenin gururundan başka bir şey hissetmedi ve dönüşmedi. Bu süreçte din, Avrupa için “dünyevi otorite”nin altında yer alan, sadece onun meşruiyetini sağlamak üzere çalışan bir kurumdan daha fazlası değildi.

Hâl böyle olunca, Avrupalılar dinden kuvvet alan, halis, samimi, tüm insanlığı kuşatan bir alicenaplığa ve evrensel kucaklayıcı bir bakışa tarihin hiçbir döneminde sahip olmadı. Buna ne itikadları izin verdi ne de tarihî tecrübeden böyle bir ders çıkardılar. Dolayısıyla kıta topraklarının bittiği yer, aynı zamanda Avrupa “faziletinin” de hudut boyunu oluşturdu. Ötesine dair dillendirdikleri “demokrasi ve insan hakları” sadece siyasi hesapların ambalajlanmış biçimiydi.

Aslında kıtanın kendi içinde de saf bir fazilet anlayışından söz etmek zor. Çünkü. Avrupa’nın en çok gurur duyacağı 1948’de imzalanan İnsan Hakları “Evrensel” Beyannamesi, özü itibariyle, iki dünya savaşının sonunda sömürge savaşları yüzünden Avrupa devletlerinin tekrar birbirlerine düşmemesi için ortaya atılmış bir öneriydi. Temel mantığı, insanların dil, din, ırk ve cinsiyetlerine saygı gösterilirse, savaşın daha uzak bir ihtimale dönüşeceğiydi. Sırf Almanya, Fransa ve İngiltere yeniden birbirlerinin gırtlağına sarılmasın diye bu beyanname imzalandı. Bugünkü AB’nin başlangıcı olan Avrupa Demir Çelik Birliği de bu sebeple kuruldu. Rusya’nın genişlemesine önlem olarak da NATO tesis edildi.

Tüm bu gelişmelerde esas duygu korkuydu. İki büyük dünya savaşının sebep olduğu ağır travma, Avrupalıları—kendi aralarında—mecburen “insanca” hareket etmeye yöneltti. Ama Avrupa yeni değerleri dünyaya öyle bir pazarladı ki, daha 1940’larda zalim bir diktatörün kanatları altında “saf ırklarını” dünyaya tescil ettirmeye çalışan Almanlar bile, bugün başımıza demokrasi havarisi kesilmektedir.

Göz boyamaları bir kenara bırakırsak, bugün en büyük demokrasi sınavlarından birinin Avrupa’da yaşandığı çok aşikâr bir durumdur. Özellikle Avrupa’da yaşayan Müslüman azınlığa ırkçı yaklaşımlarla yabancı düşmanlığı, İslâm karşıtlığı hatta İslâm nefreti üzerinden yükleniliyor olması, Avrupa’nın içselleştirilmiş bir insan hakları fikrine sahip olmadığını gösteriyor. Avrupalıların kendi topraklarındaki “yabancıya” nasıl davranacağı hususunda yerleşik bir kültürü hakikaten yok. Rusya’yla mücadele edilen soğuk savaş döneminde “göçmen/misafir işçiler” olarak pek göze batmıyorlardı. Ama ne zamanki Rusya bertaraf oldu, ekonomi biraz kötüleşmeye başladı, göçmen işçilerin kalıcı olduğu anlaşıldı ve üstüne bir de cami ve minare talep etmeye başladılar, Avrupa ruhunda mündemiç olan ırkçılık hemen hortlayıverdi. Aslında sırf bu bile, iki dünya savaşından çıkmış Avrupa için büyük bir utanç tablosudur!

Tüm bunlara rağmen, kader planında Avrupa’da ümitvâr bir sayfanın açılmakta olduğu düşüncesindeyim. Avrupa’nın hırçınlığı, bir eşiğe yaklaşıldığını, dolayısıyla bu eşiğin her an aşılabileceğini gösteriyor. Denklemin bir tarafında yarım asrı aşkın süredir dinlerinden koparılamamış bir Müslüman azınlık var ki, bu İslâm’ın gücünü gösteriyor. Üstelik bu insanlar, kendi ülkelerinde fakir ve okumamış kesimdendiler. Bir aforizma ifadesiyle, çoğu, “İstanbul görmeden,” Avrupa’ya göç etti.

Denklemin diğer tarafında ise, neredeyse halk oyuyla şekillendirilebilir hale gelen Hristiyanlığın işlev görememesi yüzünden manevi olarak boşluğa itilmiş bir Avrupalı ruhu var. İslâmî temsil açısından Avrupa’da ne kadar eksik ve sıkıntı olursa olsun, sonuçta hakikate muhtaç insan fıtratı, Avrupa’da—ırkçılığın pespaye hazzından sıyrılıp—İslâmiyet’i bir gün mutlaka keşfedecektir.

Bu nedenle Avrupa ve İslâm ilişkisinin şimdilik nefret burcunda olması kimseyi yanıltmamalı. Bu ilişki bir gün aşka dönecek. Hem de nefretin büyüklüğü oranında aşk da büyük olacaktır.

 

BENZER KONUDA MAKALELER:

Demokrat mısın? “İsteyen inansın, isteyen de inkâr etsin.”(Kehf.29) “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara.256) İnsan, biyolojik bir varlık olduğu gibi, sosyal bir varlıktır aynı zamanda. Biyolojik yönüyle demokrat mı, değil mi diye sorulamaz. Sosyal açıdan demokrat mı...
İslâm’a yanlışlarla hücum Paris cinayeti Avrupalılar açısından güzel bir imtihan oldu. Daha önceki benzeri provokasyonlarda, medya rahatlıkla İslâm ile terörü aynı kefeye koyabiliyordu. Bu defa o yanlışa düşmedi… Başta kilise olmak üzere, siyasetçi kanadı, gazeteler ve fikir ...

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*